Peter Robert Jackson 1961 doğumlu, Yeni Zelanda’lı yönetmen, senarist ve film yapımcısı. Kariyeri boyunca üç kez Akademi Ödülü ve bir çok ödül aldı. Kariyerine slasher temalı filmlerle başlasa da bu durum bir süre sonra dünyanın bir kenara attığı ve unuttuğu bir yapı olarak kaldı.

Jackson kendi tabiriyle görsel efekte ve bu dünyadaki gerçekliği yansıtılmış göstermeyi fazlasıyla seven bir yönetmen. Bunun başlangıcı teknolojik gelişimle de alakalı değil. Tamamen  görüneni görmek istememesiyle alakalı bir durum sanırım. Henüz çocuk yaşlarındayken babasının 8 mm’lik bir kamera hediye etmesiyle başlıyor her şey. Minik Jackson ev hallerini çekerken bir süre sonra fikirler gelişmeye başlıyor ve evlerinin bahçesinde arkadaşlarının yardımıyla ilk kısa filmini çekiyor.  Dwarft Patrol isimli film minimal ve kişisel çaba sonucu oluşturulan görsel efektlerle çekilen bir savaş filmi. Dwarft Patrol filminden sonra macera, gerilim ve animasyon alanlarında da kısa filmler çekmeye devam etti. Maddi olanakları kısıtlı olduğu için düşük bütçeli ve kişisel olarak değerlendirilebilecek filmlerle devam etti fakat koza gibi örülen  bir yapı da var. Sistemli şekilde şiddet, kan, intikam, zombi hikayeleri, fantastik kurgular oluşturarak kimsenin bilmediği hayal dünyasını yavaş yavaş oluşturdu. 1980’li yıllarda yerel bir gazetede çalışmaya başladı. Amacı çok aşikardı. Bu süreçte kazandığı parayla yeni bir kamera aldı ve 4 yıllık bir süreçte Bad Taste filmi için çalıştı. Bütçe kısıtlıydı, imkanlar kısıtlıydı, hiç kimse Peter Jackson’ı tanımıyordu, oyuncusu yoktu, seti yoktu ama dört yıllık süredeki inanılmaz disiplini bunların hepsini aşmasını sağladı. Yeni Zelanda Film Komisyonu durumdan haberdar oldu ve Bad Taste filmi Cannes Film Festivali’ne gönderildi . Sonrası tamamen başarı ve azim hikayesi benim gözümde.

Akabinde gençlik tutkusu olan Yüzüklerin Efendisi serileri geldi ve dünya tarafından tanınan ve sevilen bir yönetmen oldu. Kesinlikle en iyi filmleri Yüzüklerin Efendisi serisi derim fakat öncesine baktığımızda aslında farklı bir bakış açısı görüyoruz.  Daha insan odaklı, daha içseli eleştirel filmler. Janr filmleri olarak geçiyor, sert ve insan doğasını etkileyen uçlardaki filmler.  Ve Jackson bu dönemin kapanışını Heavenly Creatures ile yapıyor.

Heavenly Creatures, 1994 yapımı gerçek hayat hikayesinden uyarlanmış bir film. Venedik Festivali’nde Jackson En İyi Yönetmen Ödülü, Toronto Film Festivalinde “Metro Media” ödülünü kazandı. En İyi Özgün Senaryo Akademi ödülüne aday gösterildi. Yeni Zelanda’nın “Film ve TV” ödüllerine verilen tam 16 ödülün sahibi oldu.

Yeni Zelanda da 1954 yılında iki genç kız tarafından bir cinayet işleniyor. Parker- Hulme Cinayeti. Kızlardan birinin annesi, iki genç kız tarafından öldürülüyor. Yaşları küçük olduğu için 5 yıl hapiste kalıyorlar ve dünya da yankı yaratan bir olay oluyor.

Jackson hikayeyi  gerçeklikten çıkmayıp fantastik bir yapıyla harmanlayarak izleyicisiyle buluşturuyor. Film senaryosuna başlanmadan önce olaya şahit olan insanlarla konuşuyorlar, olay yerlerini geziyorlar, kızlarla konuşmaya çalışıyorlar. Ama filmi gerçekçiliğe en çok yaklaştıran nokta kızlardan birinin günlüğünden parçalar barındırması. Biraz tüyler ürpertici farkındayım ama gerçekliği hissedebiliyorsunuz.

Pauline (Melanie Lynskey); durumu çok iyi olmayan  bir ailenin  içine kapanık, sessiz, pasif, kitaplara meraklı ve  asabi kızı. Okulda arkadaşı yok, genel olarak insanlardan hoşlanmıyor biraz da umursamaz. Juliet(Kate Winslet) ve ailesinin  sağlık problemleri sebebiyle şehre taşınmasıyla her şey değişiyor. Juliet öz benlikçi, bencil, ukala derecesinde şımarık ve daha aktif bir karakter ve varlıklı bir aileye sahip. Juliet okula geldiği ilk gün aktifliğinin ve özgüveninin verdiği enerjiyle Pauline’i kendine hayran bırakıyor  ve denge değişmeye başlıyor.

Juliet arkadaşlık kurma konusunda problemsiz. Pauline için zor ve merak uyandırıcı bir deneyim; başlarda yadırgasa da aralarında ufak ufak bir bağ oluşmaya başlıyor. Çocukluklarındaki hastalıklarından ve yara izlerinden  başlayan bir iletişim benzerliklerin fark edilmesiyle birbirlerine güven duymalarına sebep oluyor. Ve devamında iki genç kızın arkadaşlığını görüyoruz. Birlikte vakit geçiriyorlar, oyunlar oynuyorlar, muhabbet ediyorlar.  Bu sırada Pauline, Juliet’in ki gibi bir aileye sahip olmak isterken Juliet; ailevi problemleri sebebiyle şiddetli bunalım atakları geçiriyor.

Bir süre sonra işler biraz değişmeye başlıyor. Sadece ikisinin içerisinde bulunduğu ve kimsenin bilmediği bir hayal dünyası tasarlıyorlar. Yarattıkları 4. Dünya/ Borovnia ütopyasını gün be gün gerçeklikten uzaklaşarak dolduruyorlar. Gerçek dünyayla bağlantı kurmak istemediklerinde 4. Dünyalarına kaçıyorlar. Hayali cennet tasviri bir bakıma. Bu dünyada Juliet’in hayali Amerika’ya gidip bir aktrist olmakken Pauline’nin hayali dünyaca ünlü bir yazar olmak. Bu kısım gerçeklikten yavaş yavaş kopmaya başladıkları kısım bence. Aralarındaki takıntılı arkadaşlık bağı ailelerini tedirgin etmeye başlıyor. Hiçbir türlü erişimde bulunamadıkları ve kontrol altında tutamadıkları arkadaşlığı yasaklamalarla yok etmeye çalışıyorlar. Juliet ve Pauline kendilerine mantıklı gelen ama dışardan bakıldığında korkunç denilebilecek bir plan yapıyorlar; Amerika. Birlikte Amerika ya gidip hayallerini gerçekleştirecekler. Pauline’in yaşı tutmadığı için annesinden için annesinden izin alması gerekiyor fakat Pauline’nin annesi buna izin vermiyor. İzin vermemesini kabul edemeyen ikili, Pauline in annesini yok etmek için planlar yapmaya başlıyor.

Filmi çekerken, gerçek olan olaydaki sahneleri kullanmayı tercih ediyor Jackson. Evler, yollar, orman ve bir çok ayrıntı. Pauline’in günlüğünden fazlasıyla diyalog, kurgu barındırıyor film. Benim ilgimi çeken durum; yaşanmış ve aslında geçmişe baktığımızda çok fazla tekrarlayan bir durum. Kafa dengi birkaç insan hayalleri için bir şeylerden fedakarlık ediyor. Bu kısım çok enteresan. Fedakarlık açısından enteresan çünkü varılan nokta kişisel isteklerle toplum etiği arasında sıkışıyor. Olayda aynen böyle işleniyor. Toplum, aileniz, kendiniz sürekli olması gerekenlerden bahsederken diğer yandan içeride bir şey arzu duyan ve isteyen bir şey bunları görmezden gelebiliyor. Kırılma noktası galiba. Juliet, Kate Winslet’in oynadığı ilk rol olması açısından izlenesi bir karakter. Winslet’ın kariyeri boyunca aslında ne kadar da mayasının bu işe yatkın olduğunu görüyoruz. Ama zannımca olay Juliet’in olayı değil. Pauline’in, sonuna kadar. Tüm kararları, acıları ve pişmanlıklarıyla. Peter Jackson bu filmini “Sevgiden bahseden bir cinayet öyküsü, canileri olmayan bir cinayet öyküsü.” olarak nitelendiriyor. Yönetmenin gözüyle bakıldığında da biraz cüretkar bir ifadeyle, Pauline’in üzerinden düşünülmesi gerektiği taraftarıyım.

P.S. Gerçek hikayede olayın üzerine yaşları küçük olduğu için idam cezası almıyorlar, beş yıllık bir hapis süresinden sonra, birbirlerini görmemek artıyla tahliye ediliyorlar.  Kısa bir zaman sonra Juliet hapishaneden çıkıp, İskoçya’a dönerek Anne Perry takma adıyla  seri katil hikayeleri yazıyor. Pauline biraz daha hapishanede kalıp çıkıyor ve ne annesi ne olan olaylar hakkında hala konuşmuyor.

Merak edenler için Peter Jackson’ın röportajını da ekliyorum.

F.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın