2014 yılında ‘Clouds of Sils Maria’ filmi ile filmografisinin en iyi filmine imza atan Fransız yönetmen Olivier Assayas, son yıllarda adından çokça söz ettiren yönetmenler arasında duruyor. Her geçen gün genişleyen filmografisi ve olgunlaşan sinema diliyle beğeni toplamaya devam ediyor. Assayas 69. Cannes Film Festivali’nde kariyerinin en riskli ve en tuhaf filmi olan Personal Shopper ile yarıştı. İlk gösteriminde yuhalandı, ikinci gösteriminde 4 dakika boyunca ayakta alkışlandı. Film, bu sıra dışı ünlenmesiyle seyircileri ikiye böldü; ya çok sevilen ya çok nefret edilen bir film haline geldi.  Buna rağmen bu filmle Cannes’da ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü aldı.

Ülkemizde ‘Hayalet Hikayesi’ adıyla vizyona giren Personal Shopper, içinde biri görünürde, bir alt metinde olmak üzere iki hayalet hikayesi barındırıyor. Filmin seyircinin de gözle görebileceği kısmında gerçekten bir hayalet hikayesi var. Medyum olan Maureen (Kristen Stewart), kalp krizi geçirerek ölen kendisi gibi medyum olan ikiz kardeşi Lewis’in yasını tutarken, bir yandan birbirlerine verdikleri söz üzerinden bekleyişe geçiyor. Personal Shopper’daki bu hayalet gerilimi, türün az rastlanır bir özelliği olarak içinde realizm barındırıyor, zira hayalet efekti oldukça basit. Ve perdede görünmekle görünmemek arasında kaldığı ince çizginin yarattığı tedirginlik, seyircinin yaşayacağı tuhaf bir hisse dönüşüyor.

Filmdeki bu ‘gerçek’ hayalet hikayesinin yanındaki diğer hayalet hikayesi Maureen üzerine kurulu. Maureen, oldukça ünlü ve meşgul bir modelin alışveriş danışmanlığını yapıyor. Sesli ve yazılı notlar aracılığıyla iletişime geçiyorlar, onun adına her gün pahalı kıyafetler alıyor ama kıyafetleri bile giydiğini Google’da baktığı görseller üzerinden görüyor. Tek bir sahne dışında hiç yüz yüze gelmiyorlar, o sahnede de modelin telefonla konuşması yüzünden iletişime geçemiyorlar. Akşam ise kardeşinin hayaletini bekliyor. Birinci sınıfta yolculuk etmesine rağmen, yolculuğun tadını çıkarmıyor, trenin kapısına geldiğinin bile farkında değil, pahalı bekleme salonunda etrafına bakmıyor bile, karton bardakta kahve almakla yetiniyor, onu da tam içmiyor. Buzdolabından çıkardığı birayı açıp tezgahın üstünde unutuyor, önüne konan kahveyi unutup mandalina soyuyor, soyarken onu da bırakıp yine unutuyor. Maddeye dokunuyor, kirletiyor, onu tekrar kullanılmaz hale getiriyor, bir nevi tüketiyor aslında. Etrafında olan bitenleri görmüyor, hiçbir şeyin tadını çıkarmıyor, kalabalığın arasında sadece telefonuna bakmakla yetiniyor. Umman’da çalışan sevgiliyle Skype üzerinden konuşuyor, aldığı kıyafetleri patronu yasakladığı için giyemiyor, ‘temassızlık’ üzerine iletişim şekilleri kuruyor. Yani aslında yaşamıyor. Maureen’e film boyunca ne yaptığı sorulduğunda verdiği cevap hep aynı: ‘bekliyorum’. Tüm yaptığı şey sadece beklemek, tıpkı bir arafta gibi, etrafta gezen bir hayalet aslında.

Garip mesajlaşmaların dahi korku öğesine dönüşebildiği alışılmışın çok dışında bir atmosfer yaratmış Assayas. Yarattığı gerçekçi karakterler ve olayların üzerindeki korku öğeleri seyircinin beklentileriyle oynuyor. Türler arasında olmasını değerlendirmeyi biliyor ki, seyirci korku filminde mi yoksa sadece bir psikolojik dramada mı olduğunu, filmin nereye gideceğini seçemiyor. Film, iki hayalet hikayesine bir olarak bakıldığında kapitalizmin hayaletleştirdiği, tüketime bağımlı insanlar üzerinden aslında oldukça derin bir toplum eleştirisi barındırıyor. Bunu yaparken de Kristen Stewart’ın doğal, cesur, her daim acı içinde hissettiren hüzünlü ifadesiyle birleşen performansından oldukça güç aldığı kesin.

‘Personal Shopper’, materyalizm ve spirütalizmi tuhaf bir atmosferde bir araya getiren, deneysel, seyredenleri ikiye bölecek deneyimler sunan bir hayalet hikayesi. Belirsizlikler ve seyirciye bırakılmış kararlar ile tatmin edecek cevaplar vermeyi tercih etmiyor, bu anlamda klasik bir film değil, türler arası bir deneyim.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın