Öncelikle belirtmek istiyorum. Bu yazı hem bir final analizi olacak hem de bir veda mektubu. Dizi; 18 eylül 2011 günü başladığında ben 20 yaşındaydım ve sinema üzerine araştırmalar, yazmalara yeni başlamıştım. Nedenini hatırlamıyorum ama yayınlandığı ilk günü bölümü izlemiştim. Bu konuda şanslıyım, efsane dizileri hep ilk bölümlerinde yakalamışımdır. Ama ne ben, ne de oyuncular dizinin bu kadar tutacağını bilmiyorduk. Ben, herhangi yeni bir dizi diye başlamışken, Jon Snow yani Kit Harrington, Game of Thrones pilot bölümünde oynamış olmayı başarı sayıyordu. Sonuçta iş iştir. Hiçbiri, dizinin buralara kadar gelebileceğini düşünmemişti. Kimse, basit bir pilot sezonun 9 senelik unutulmaz bir efsaneye dönüşeceğini düşünmedi. Tarih 20 mayıs 2019. Dizi resmen bitti. Ardında çok sinirli bir kitle bıraktı. Final bu muydu diyor herkes(!) Diziye başladığında 10 yaşında olan Bran karakteri ile tanıdığımız Isaac Hempstead-Wright’a kulak verelim:

“Herkes mutlu olmayacak. Bazı insanları sinirlendirmeden bu kadar popüler bir diziyi bitirmek çok zor. Kimsenin öngörebileceği bir final olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar sinirlenecek. Çok fazla kırık kalp olacak. Bu, ‘acı tatlı’, tıpkı George R.R. Martin’in istediği gibi olacak. Bu destansı dizi için uygun bir sonuç.”

Evet, dediği gibi. İnsanlar çok sinirliler. Finali beğenmediler. İkinci bir Lost vakası olarak adlandırıyorlar hatta. Ben bu yaşananların hepsini Isaac gibi normal buluyorum. Çünkü, kendisinin de dediği gibi: Bu kadar büyümüş bir dizinin herkesi mutlu eden bir final yapması imkansız. Finalin Lost ile karşılaştırılması da normal. 2004’de başlayan Lost grev sebebiyle 1 sezon kısıp 2010’da finalini yapmıştı. Oldukça da garip bir finaldi. Tam 1 sene sonra Game of Thrones başladı. Lost’un boşluğunu doldurdu. Ama nasıl? Lost ve Game of Thrones, izleyicisine birden fazla karakter ve hikaye sunan dizilerdi. Paralel ilerleyen birden fazla hikaye barındırıyorlardı. İçeriklerindeki fantastik detaylar da teori üretmeye çok uygundu. Bu detaylar ne kadar diziyi izlenebilir, heyecanlı kılıyor olsa da dizi adına aslında büyük dezavantaj oluşturuyorlardı. İki dizi için de onlarca teori üretildi. İkisini de yaşamış biri olarak şunu açık bir şekilde söyleyebilirim: O kadar çok teori üretildi ki seyirci bir yerden sonra dizi gerçekliğinden koptu. Bir noktadan sonra seyirci, kendi dizisini yazmaya başladı. Aslında hiç olmayan detayların teorilerini üretip bunlara inandı ve gerçekleşmesini istedi. Gerçekleşmeyince de, diziyi suçladılar. Game of Thrones da aynı sebepten muzdarip oldu. Yaşanan karmaşayı elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Herkes Öldürür Sevdiğini

5. bölüm sonunda aslında son bölümde anlatılacak bir şey kalmadığını yazmıştım. Dizi, 5. bölümde bitti. Haliyle, dizinin bir şekilde olaylardan sonrasını anlatması gerekiyordu. Dany şehri yakıp üstüne daha da ölümden, daha da savaştan bahsedince, kendi askerleri hariç herkes rahatsız oldu. Hedefi tahta oturmak olan bir kadının dünyanın her yerine savaş açacağını ilan etmesi, yolundan saptığının göstergesiydi. Güç, dünyanın en zehirli şeylerinden biridir. Her zaman demişimdir: Gerçek dünya, kurmaca dünyadan daha korkunçtur. Gücü elde ettiği zaman halkına ve dünyaya zulm eden onlarca isim geldi geçti insanlık tarihinde. Eğer güç zapt edilemezse, küpüne zarardır. Dany’nin geçen bölümde de bahsettiğim gibi yalnız kalması, onu bu yola itti. Bir kere fetih tadını yaşayan kişi, devamını ister. Tarih bu tarz hikayelerle doludur.

Dany, ben artık yokum diyen Tyrion’a zincir vurunca, Jon kendisi ile durumu konuşmaya gitti. Burada ara bir detay geçmek istiyorum: Game of Thrones evreninde herkesin, ama istisnasız herkesin sevdiklerine karşı zaafı var. Tyrion’ı oracıkta öldürmemesi, yakmaması ya da herhangi bir aksiyonda bulunmamasının sebebi suratından okunuyordu: Sevgi. Karakterler, yakınlarına duydukları ağır sevgi sebebiyle birçok önemli kararı alamadı.

Tyrion, Jon’a yapması gereken şeyi söyledi. Dany, durdurulmalıydı. Yoksa Amerika gibi özgürlük getiriyorum diyerek her yeri yakıp yıkacaktı. Argüman olarak da gene “aileyi” kullandı. Ne kadar ikna edememiş gibi gözükse de meğerse Jon, kaderinin son hamlesini yapmaya hazırmış.

Dany ve Jon arasındaki diyaloğa ve sahnenin tamamına aşırı derecede üzüldüğümü söylemek istiyorum. 8 sezon boyunca tahtın peşinde olan kadın, tahtının önünde öldü. Hem de babası gibi, güvendiği biri tarafından öldürülerek. Dany’nin, sürekli “hiçbir şey bilmiyorsun” denilen Jon’a “sen bilirsin” demesi sonrası ölmesi de aklıma “herkes öldürür sevdiğini” cümlesini getirdi. Jon, var olma sebebini tamamlamış oldu. Onun kaderi, katarsis olmaktı. Bir şeylerin oluşmasına, gelişmesine sebep olup son noktayı koymak. Bu yüzden ölümden geri döndü. Her şey, bir amaç uğrunaydı. Bu amaç gerçekleşirken, karakterlerin hayatlarının bir değeri yoktur. Nereye gideceklerinin ya da hangi tahta oturacaklarının bir anlamı yoktur. Sonuç geldiği sürece, yukarıdaki tanrıları ilgilendirmiyor.

Dany’nin ölümü ile beraber Drogon’un çığlığı gerçekten de görülmeye değerdi. Tahtınızın da Allah belasını versin nidalarıyla 300 yıllık sorunu yakıp eritmesi, resmi olarak dizinin bittiğinin simgesiydi. Drogon’un Jon’u neden yakmadığını bilmiyorum. Belki Jon da bir Targaryen diye dokunmadı. Belki de Drogon bile durumdan artık rahatsızdı. Tek bir şey kesin, Jon’u yaksaydı, yanardı. Jon’un yanmamasını bekleyenler olduğunu görüyorum. Jon yanabiliyor. Kesin bilgi.

Kaos Bir Merdivendir

Yazarların, Jon’un Dany’yi öldürdükten sonrasını göstermemesi isabetli bir karar olmuş. Çünkü yazması oldukça zor olurdu. Fakat sonrasını doğru toparlamışlar. Kraliçenin ölümü ile King’s Landing’de aşırı kızgın bir Dothraki ve Unsullied ordusu kaldı. Peki onlar Jon’u neden öldürmedi sorusuna cevap: Bilmiyorum. Jon’un asıl kral olması ya da bir Targaryen olması öldürmemelerine sebep olabilir. Belki de ölüm basit bir ceza olurdu. Ama bu ceza çekmeyecek anlamına gelmiyor. Grey Worm, haklı olarak kraliçesini öldüren adamın bir ceza çekmesini istedi. Aynı şekilde Tyrion’un da. Grey Worm ve türevleri kendi başlarına göre hareket edemezler. Bir emir gelmeden, bir üst olmadan karar alamazlar. Doğalarında bu var. Bu aynı zamanda evrenin bir doğası. İnsan denen varlık her zaman bir yönetici aramıştır. Tarih gene bunlarla dolu.

Kuzeyin ordularının kapıya dayanması, takriben aradan 1-1.5 ay geçmiş olması demektir. Bir konsey düzenlendi ve Westeros’ta “saygın” olarak sayılanlar toplandı. Konseye bakacak olursak kaba tabirle saygın kimse kalmamış. Konseyde oturanlardan biri korsan diğeri eski gece bekçisi üyesi. Şimdi herkesin anlamlandıramadığı o soruya gelelim: Grey Worm, neden bir kral seçilmesine izin verdi? Cevabını yukarıda verdim. İnsanlık, tarihi boyunca -nedense- hem bir yönetici seçme eğiliminde olmuştur. Game of Thrones evreni orta çağ kültüründe geçen bir dizi. Yöneticiye en çok ihtiyaç duyulan dönemler. Grey Worm ise sadece kızgındı. Sonuçta kraliçesi öldü. Bir şey yapması gerekiyordu. Adaletin yerini bulması gerekiyordu. Davos’un konuşmasının ardından verdiği cevapta bunu açıkça görebiliriz. Jon’u öldürmek çok kolay bir yol olabilirdi. Öldürürsün, bitti. Onun ısrarı esaslı bir ceza verilmesiydi. Aynı zamanda artık savaşmak istemiyordu. Kapısına dayanmış koca bir ordu ile mücadele etmek gereksizdi.

Sonucunda da bir kral seçilmesine izin verdi. Burada Tyrion’ın tiradını dinledik. Biraz uzun kaçmış olsa da yaklaşımı doğruydu. Biri kral olacaksa, bilge biri olmalıydı. Ve aralarında en bilge kişi tabii ki: Bran Stark. Edmund’u seçecek değillerdi, değil mi? Ya da Sansa’yı? Tek ve en doğru aday Bran’dı, onu seçtiler. Seçtiler mi sorusu ise muamma. Bran, Littlefinger’a “kaos bir merdivendir” dediğinde büyük ihtimal finali kastetmiyordu belki ama istediği her şey oldu diyebiliriz. Koca bir kaos sonucunda “bu yolu neden geldim sanıyorsun” diyerek merdivenleri nasıl çıktığını ve tahta nasıl sahip olduğunun özetini geçti.

Bran için ufak bir paragraf açmak istiyorum. Bran’ın geleceği görüp görmediği bir muamma. Fakat bir şeyden eminiz, olacakları tahmin edebilip bazı şeyleri hissedebiliyor. Teknik olarak insandan çok öte bir varlık. 3-5 kitap fazla okuyunca “insanlardan uzaklaşıyorum” triplerine giren bizler, düşünsenize, evrenin tüm detaylarını biliyorsunuz. Bran’ı, farklı filmlerden 2 karaktere benzetiyorum. İlki Watchmen filmindeki Dr. Manhattan. İkincisi de Dr. Strange. Bu 3 karakter de, bir amaç uğruna bazı şeylerin olmasına izin vermiş kişiler. Manhattan da, Strange de gelecek uğruna, insanların ölmesine izin verdiler. Ama Bran ağırlıkla Dr. Manhattan’a benziyor. Sonuç için olanların hiçbir değeri yok. Madem geleceği gördü, neden insanların ölmesine izin verdi diyenler? O insanlar ölmeden, Bran tahta oturamazdı. Cevabı bu kadar basit.

Özünde basit bir çıkarımı var tüm bu olanların: Milyarların iyiliği için milyonlar ölebilir. Aynı Watchmen’da olduğu gibi.

Hayat Da Böyle Değil Midir?

Finalin bende oluşturduğu burukluk, finalin kötü olmasından dolayı değil, içeriğin beni rahatsız etmiş olmasından. Hayatını tahta adamış olan Dany, tahtın önünde sevdiği insan tarafından öldürüldü. Ölümden geri dönen, büyük bir kahraman olarak anlatılan Jon Snow, herkesin iyiliği için Gece Bekçiliğine sürüldü. Şuan hayattaki en boktan şey Jon Snow olmaktır. Seyircilerden bazıları bunu bir ceza olarak görmüyor. Aslında daha beteri yok. Jon, hayatını hep kış olan bir yerde, ufacık bir kalede, suçlulardan oluşan erkeklerle dolu bir yerde geçirecek. Üstüne bir daha asla kadın tenine dokunamayacak ve çocuğu olamayacak. Bu teknik olarak Targaryenlerin sonu anlamına da geliyor. Bir erkek olarak bundan daha kötü bir ceza olamaz. Esas ceza ölüm değil, yaşarken çekilendir. İnsanlar bu yüzden intihar ediyor. Artık dayanamadıkları için.

Hayat da böyle değil midir? Kahramanlar ne zaman mutlu sona ulaştı ki? Ne zaman istediğimizi gerçekten elde ettik? Martin Luther King silahla vuruldu. Atatürk hastalıktan öldü. Ragnar Lothbrok yılanlara atıldı. Achilles topuğundan vuruldu. Spartacus özgürlük için savaşırken öldü. Kahramanlar, hiçbir zaman mutlu sona ulaşamıyorlar. En büyük fedakarlıkları yapıp, en büyük acıları yaşıyorlar. Kahraman olmak zaten tam olarak böyle bir şeydir. Birileri kahraman olur, birileri onları yazar, biz de okuruz. Bazen de yazılmazlar. Bkz: Tyrion.

Jon, sürgün edildi. Dany, öldü. Cersei, beton altında kaldı. Eddard Stark, kafası kesildi. Night King, bıçaklandı. Game of Thrones, ne kadar fantastik ögeler barındırsa da aslında bizim dünyamızın bir parçası. Seyircinin mutsuz olmasının sebepleri de zaten buradan doğuyor. Seyirci, kafasında kurduğu fantastik her şeyin yaşanmasını bekledi ve mutlu bir son bekledi. Ama Game of Thrones hiçbir zaman böyle bir dizi değildi. Samwell Tarly’yi canlandıran John Bradley’nin de dediği gibi:

Seyirciye sorsak: Ned Stark’ın ölmesini ister miydiniz? Cevapları kesinlikle hayır olurdu. Onca insanın Red Wedding’de ölmesini ister miydiniz? Tabii ki hayır, biz bu karakterleri seviyoruz derlerdi. Biz hiçbir zaman seyircinin istediğini vermedik. Zaten diziyi özel yapan da buydu, hiçbir zaman istediklerinin olmaması, onları zorlamamız.

Hemen ardından da Davos Seaworth’ü canlandıran Liam Cunnigham’ın sözleri ile konuyu pekiştirelim:

Eğer seyirciye gelip deseydik ki: Al sana istediğin her şeyi tek bir pakette, pembe bir kurdele ile veriyoruz. Bizi küçük görürlerdi.

Oyuncular da senaristler de durumun farkındalar. Ama senaryolar, seyircilerin isteğine göre ilerleyemez. Çünkü milyonlarca seyirci binlerce farklı şey istiyor. Finalde Jon’un Dany’yi öldürmesini isteyen de vardı, Bran’ın Ejderha olup Dany’yi yakmasını isteyen de vardı, Arya’nın Dany’yi öldürmesini isteyen de vardı. Bran’ın Night King çıkmasını bekleyen vardı, Jon ve Dany’nin beraber tahta oturmasını isteyen de. Seyirci, dizinin gerçekliğinden kopup kendi istediklerini bekledi. Kendi ürettikleri teorilere inandılar. Dizide adı bir kere bile geçmemiş olan Azor Ahai’nin geleceğini yıllarca bekledik. Evet, ben de bekledim. Ne kadar sezon başında gelmeyecek desem de ucundan bekledim. Kendimiz çaldık kendimiz oynadık. Kitabın sahibi Martin teorilerden nefret ettiğini çok kere söylemişti. Bir diziyi büyüten şey teorilerdir. Ama aynı zamanda batıran da aynı teorilerdir. Seyirci, onlarca farklı senaryo üretti. Hiçbiri çıkmayınca, hatayı kendilerinde aramaktansa, diziyi suçlamayı tercih ettiler. Benim burada en üzüldüğüm şey, 9 senelik bir efsaneyi nefretle izlemiş olmaları. Tadını çıkarmak varken, nefret etmeye çalışmaları gerçekten üzücü.

Dany’nin Jon’a söylediği son sözlerden birini buraya bırakmak istiyorum:

Daha önce yaşanmamış bir şeyi görmek zordur.

Yepyeni Bir Westeros

En merak ettiğim kısım da dizi bittikten “sonra” neler olacağıydı. İlgimi de oldukça çekti diyebilirim. Westeros’da saygın hiç kimse kalmamıştı. Hanedanlar yok olmuştu. Ama birilerinin de başa geçmesi gerekiyordu. Geçenler ise epey ilginç isimler. Sıralı listesi: Sakat, cüce, kerhaneci, korsan, şapşal, ciddiye alınmayan şövalye ve onun kahyası. Biri bile gerçek kahraman değil. Biri bile yöneticilik tam olarak nedir bilmiyor. Westeros, en masumlara kaldı. Sansa hariç.

Sansa istediği bağımsızlığı alıp kendini kraliçe ilan etti. Onca zorluktan sonra istediğini almayı başardı. Arya ise bilinmeyene doğru yola çıktı. Zaten 6. sezonda batıya gitmek istediğini, orayı merak ettiğini söylemişti. Belki olası bir spin-off’un kapısı açılmış oldu. Çünkü Game of Thrones haritasında sol tarafta ne olduğu gerçekten de bilinmiyor.

Evet, tatmin olmadınız. Evet, sakat birinin tahta geçmesi sizi rahatsız etti belki ama olması gerekenler oldu. Demir taht yerini tekerlekli sandalye aldı. Westeros’un başına filozof biri geçti. Çark işte tam şimdi kırılmış oldu. Ve aslında, buruk da olsa bir mutlu son oldu. Tyrion yine kralın sağ kolu oldu. Sam, King’s Landing’in yeni ustası oldu. Paradan başka bir şeye inanmayan Bronn, en zengin toprakların sahibi olduğundan hazinenin başına geçti. Brienne, Kingsguard’ın başına geçti, Podrik de üyelerden biri oldu. Arya özgürlüğe yol açtı. Sansa kraliçe oldu. Grey Worm, söz verdiği gibi Missandei’nin memleketine doğru yola çıktı. Hepsi mutlu son değil mi? Tek eksik ne: Kahraman. İşte zaten kahramanın anlamı burada pekişiyor. Kahramanlar, geleceğin inşası için varlardır, içinde yaşamak için değil. Birileri ölür, birileri yaşar. Ama sonuçta, hayat devam eder.

9 sene boyunca izlediğim bu mükemmel dizide emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Son sezonu herkesle beraber yüksek bir enerji ile izlemek isterdim ama maalesef olamadı. Olsun. Ben böyle bir diziye şahit olabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Spin-off serileri ne kadar kendini izlettirir bilmiyorum ama Game of Thrones, çocuklarıma kadar anlatacağım bir dizi olacak. Dile kolay, 9 sene. İzlerken büyüdük. 9 sene boyunca aynı heyecanı paylaştık, aynı şeyi konuştuk. Yepyeni güzel oyuncularla tanıştık. Anlatılması güç bir burukluk içerisinde de tamamladık. Hala Jon’un sürülmesini yedirebilmiş değilim. O sebeple son sözümü ona armağan ediyorum:

The King in the North!

1 YORUM

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın