BAK İŞTE BUNLAR HEP HANEKE’NİN OYUNLARI

Avusturyalı usta yönetmen Michael Haneke’nin bizzat şık golf kıyafetlerini kuşanarak burjuvaya, sisteme, yabancılaşan bireye acımasız bir şekilde işkence çektirdiği başyapıtı Funny Games, bugün dahi üzerine düşünülen, tartışılan bir film olmayı sürdürüyor. Bu kadar özel kılan ne filmi? Şiddetin hangi tabakta servis edildiği olabilir mi? Funny Games’in bize bağıra çağıra anlatmaya çalıştığı olay çok açık aslında: Ana akım sinemada şiddet bize hayatın vazgeçilmez bir parçası, normal karşılanması gereken bir eylem şeklinde kodlanıyor. Tüketmemiz için oraya konulmuş bir meta. Korku, gerilim, aksiyon türü ne olursa olsun şiddet süslü tabaklarda servis ediliyor ve biz de bir noktadan sonra manasız şiddeti içten içe arzuluyoruz. Koltuğumuza oturup izliyoruz ama sadece bir film olduğunu bildiğimiz için pek etkilenmiyoruz. Bu durum Haneke’nin canına tak ediyor bir noktada ve o da kendi ifadesiyle seyircinin neye “suç ortaklığı” yaptığını fark etmesi için sinema tarihinin en provokatif filmlerinden birini koyuyor önümüze.

Funny Games genel hatlarıyla iki psikopat gencin bir ailenin evine girerek oynadıkları ‘masumane’ ve ‘eğlenceli’ oyunları anlatıyor… Açılış sekansında Haneke bize çok net sinyaller veriyor. Sonsuz bir huzurla klasik müzik dinleyerek göl kenarındaki evlerine doğru yol alan zengin ailenin ritimleri birden içimize oturan sert metal şarkı ile kesiliyor. Kusursuz aile ve huzur verici doğa manzaralarıyla bariz bir tezat oluşturan bu tekinsiz an, babanın yüzünde endişe olarak vuku buluyor. Arabalarını mesafeli takip ettiği sevimli burjuva ailesinin birazdan kafasında patlayacak yumurtanın sinyalleri bunlar. Komşuları Fred’in birini arkadaşının oğlu olarak tanıttığı iki genç adamla karşılaşıyoruz. Anna mutfakta yiyecekleri dizerken Paul, fazla yumurtanız var mı diyerek eve giriyor. Üst üste kırılan yumurtalar karşısında gerginlik artıyor. Kırılan birkaç yumurtadan sonra daha fazlasını vermeyi reddeden Anna, burjuva açgözlülüğünü de vurguluyor. Tüm bunlar olurken köpeğin havlaması kesilmiyor. Birden babanın bacağını kırıp öldürdükleri köpeği bulmak için Anna’ya sıcak soğuk oynatırken Paul, kameraya göz kırparak gülümsüyor ve eğlenceli oyunlar başlıyor!

Haneke’nin takıntılı olduğu şiddet, hem fiziksel hem psikolojik olarak çok rahatsız edici boyutlarda karşımıza çıkıyor Funny Games’te. Bu şiddet herkesin ortak korkusu olduğu için de kaynağı hiç tükenmeyen bir dramatik yapı malzemesi aslında. Hepimiz bize uygulanabilecek olası bir şiddetten korkarız ve içimizdeki bu gerilim en güçlü dürtülerden biri olan meraka dönüşür. Ayrıca beğensek de beğenmesek de keskin bir yok etme dürtüsü ile yaşarız. Tüm bunlar birleştiğinde medyadaki ‘manasız’ şiddeti görmezden gelmemiz, patlamış mısır eşliğinde birilerinin dayak yemesini gülerek izlememiz daha da kolaylaşır. Filmde buna gönderme olarak “Neden yapıyorsunuz bunu?” sorusuna Peter “Bilmem ki” diye karşılık veriyor. Sebebini kim biliyor ki zaten hayatımızı bu denli işgal eden anlamsız şiddetin?

Paul, ailenin ertesi sabah hala hayatta olup olmayacaklarına dair bahse girip girmeyeceklerini sorsa da, kazanacaklarından şüpheli. Kameraya dönüp “Ne düşünüyorsunuz? Sizce kazanma şansları var mı? Siz onların safındasınız değil mi? Kiminle gireceksiniz bu bahse?” diye soruyor iğneleyici bir tonda. Georg çaresizce “Neden yapıyorsunuz bunu?” diye sorduğunda ise gelen cevap yine sarsıcı. “Neden yapmayalım?” Duygusal buzlaşmayı, bireyselleşen ve karanlığa gömülen ruhları, tek değerin hiçsizlik olduğu bu iletişim kabızlığı sistemini mükemmel vurgulayan bir cevap. Kısa bir “ooopitipiti” oyunundan sonra, Paul mutfakta sandviç yaparken silah sesi duyuyoruz. Haneke sinemasının klasikleşen temalarından biri karşımızda. Şiddet fetişinin engellenmesi. Duyduğumuz silah sesi bizi meraktan çatlatsa da Haneke kamerasını hiçbir şey olmamış gibi kendine yiyecek hazırlamaya devam eden Paul’dan başka yere doğrultmuyor. Daha sonra televizyondaki kan haykırıyor her şeyi.

Haneke, kan sıçramış televizyon sahnesini uzun tutarak bizi bunun üzerine düşünmeye itiyor. Neredeyse onun her filmde farklı şekilde karşımıza çıkan televizyon, toplumun bilinçaltı rolüne de bürünür bazen.

 “Dünya hakkında tek bilgilenme kaynağım televizyon olsaydı, çoktan intihar ederdim.”

-Michael Haneke

Nitekim Funny Games’te de vurulan çocuğun kanının neden televizyona sıçradığı aşikardır. Dişlilerin dönmesini sağlayan en önemli parçalardan biridir televizyon. Görkemli yaşam biçimleri pompalayan kusursuz bir kutudur. Samimiyet akan reklamların, anlamsız gerginliklerden beslenen tuhaf yemek programlarının, nefretin, kibrin, herhangi bir zayıflıktan alabildiğine uzak dört dörtlük karakterlerin cirit attığı bu mekanizma değil midir modernite insanını köşeye sıkıştıran? İkiyüzlülük, inkar ve konformizm odaklı yaşantılarımızın en önemli kalesidir.

Sevimsiz ikili birden ortadan kaybolunca derin bir sessizlikte kadının boş bakışlarını uzun uzadıya izlerken masada duran kameralar yine Haneke’nin dördüncü duvarı yıkmak için oynadığı masumane oyunlardan biri. Sinir krizlerinin ardından Anna yardım bulmaya çalışıyor ama sonunda Peter ve Paul yeniden ortaya çıkıyor. “YETER ARTIK!” diye bağırmak isterken Paul kameraya dönüp “Henüz uzun metraj film süresini doldurmadık ki canlarım” diyerek dalga geçiyor bizimle yine. Bitmek bilmeyen işkencenin sonu için yalvarırken Anna tüfekle Peter’ı duvara mıhladığında kısa süreliğine de olsa hazza ulaşıyoruz ama Haneke “nerede lan bu kumanda” diyerek akışı geri sarıyor ve “size yağmurlu havada su yok” sanatına keyifle devam ediyor. Ertesi sabah Paul, ‘zavallı’ Anna’yı suya itiyor ve böylece bahsi ve bilincimizi kaybediyoruz. Başta vurgulanan bıçak hiçbir işe yaramadan suyun dibini boyluyor. Klasik anlatı sinemasını paramparça eden bir sahne daha. Son sahnede ise Beavis ve Butthead, ölen aileyi daha önce ziyaret etmiş olan komşuların evine geliyor ve yumurta döngüsünü tekrar başlıyor.

Haneke’nin filmlerinde şiddeti ele alış şekli ana akım seyircisine çok yabancı gelebilir doğal olarak. Şiddet fetişini her zaman engelleyen, yarıda kesen filmleriyle şüphesiz izlemesi çok güç filmler yapıyor. Örneğin Beyaz Bant filmindeki dayak sahnesinde kapının ardından çocuğun haykırışlarını duyuyoruz sadece. İçeride ne çeşit bir dayak atıldığını, adamın çocuğununu neyle dövdüğünü göremiyoruz ki bu bir büyük kayıp ve bir o kadar da sinir bozucu. Yine Funny Games’te yerde dövülen Georg’a uygulanan şiddetin yıkımını, tiksinçliğini Anna’nın yüzünde deneyimlemeye iznimiz var sadece. İdeal sahnenin, seyirciyi artık dayanamadığı için ekrandan başka yere bakmaya zorlaması gerektiğini savunan Haneke, çoğu filmi gibi bu filmi de dayanılması güç bir tecrübeye çevirmek için elinden geleni yapıyor. Görünmeyenin fantezisi ve gücü yadsınamıyor. Kurgu ile gerçeklik arasındaki çizgiyi sık sık bulanıklaştıran bu başyapıt, ‘gözlemlenen bir kurgunun her şey kadar gerçek olduğunu’ haykırıyor bize.

Sonuç olarak Haneke’nin Funny Games’i, benim için Benny’nin Videosu ve Saklı ile birlikte en sevdiğim üç filminden biri. Manipülatif ve tüketilebilir olanın tam zıttında konumlanan Funny Games, yönetmenin filme nüfuz ettiği çılgın bir ‘seyirlik’. Oyunculuk anlamında tüm karakterler bizi eve başarılı şekilde hapsediyor zaten ama Benny’nin Videosu’ndan hatırlayacağımız Arno Frisch, hafızalara kazanan bir sevimsizlik performansı sergiliyor. Korkularımızın, sırlarımızın, tabularımızın, parçalanmış içselliklerin, varoluşsal devinimsizliğin sinemasını yapan Michael Haneke, hazmetmesi zor bir filmle karşınızda. Fazla yumurtanız var mı?

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın