Bugün günlerden Dali!

Daha önceki Sürrealizm içerikli yazımda kendisini popüler kültürün fenomeni olarak tanıttığım ve sürrealizm çarkının tepelerinde bir yere koyduğum bu sanatçımızın bugün ölüm yıl dönümü. Son derece manidar çalışmalara imza atmayı hedefleyen ekibimiz sayesinde kendisine değinme vakti gelmiştir.

1904’ün Mayıs ayında İspanya’da doğmuş olan bu sanatçımız trajik bir geçmişe sahiptir. Dali ailesi, ressamımızın ağabeyi olan ilk Salvador’u küçük yaşta kaybetmiştir. İlk çocuklarında yaşadıkları acıyı ve özlemi köreltmek amacıyla ikinci oğullarına yani sanatçımıza da Salvador ismini vermişlerdir. Dali’nin çocukluğu boyunca düzenli olarak abisinin mezarı ziyaret edilmiş ve sürekli ondan bahsedilmiştir. Dolayısıyla sanatçımız küçük yaşta kendi kimliği konusunda bunalımlar yaşamış ve hep ağabeyinin gölgesinde kaldığını düşünmüştür. Kardeşinden farklı olduğunu kanıtlayabilmek amacıyla ailesinin dikkatini çekmeye çalışarak ilginç görünümlere bürünerek garip tutumlar sergileme yoluna gitmiştir. Geçmişini de şu sözleriyle açıklamıştır:

‘’Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu… Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.’’

Evin tek oğlu olması ve ailesinin kendisine çok düşkün olması nedeniyle son derece şımarık bir yapıya sahip olan bu sanatçımızın sanat dünyasındaki yerini edinebilmesi için bu travmatik olayları yaşaması gerektiğine inananlardanım.

Despot bir babaya karşın ılımlı annesinin desteğiyle resim dünyasına adım atmış olan Dali’nin ilk eserleri Kübizm ve Dadaizm etkisinde gelişmiştir. Fransa kökenli olan bu akımlar o dönemde İspanya’da yaygın olmadığı için son derece enteresan bulunmuş ve Dali’nin kariyerinin başlangıç evresi olarak tarihe geçmiştir.

1926 yılında Paris’e gitmiş olan sanatçımız orada, hayranlık beslediği Kübist sanatçı Pablo Picasso ile tanışmıştır. Sonrasında Picasso’nun sanat anlayışından beslenerek, onun yapıtlarından tatlar barındıran eserlerini üretmeye başlamıştır.

Mesela ilk baktığımızda bir Picasso eseri dedirtecek nitelikte olan bu resim aslında her ne kadar sürrealist bir bakış açısını içinde barındırıyor olsa da çok açılı çizim tekniği sayesinde Kübizm için olumlu bir örnek olmuştur. Ancak bu ve diğer çalışmaları bilindiği üzere zamanla yerini farklı akımlara ve onların sanat anlayışlarına bırakacaktır. Öyle ki Kübizm ve Dadaizm akımlarından hemen sonra Fütürizm ile tanışmış ve bu akıma mensup birkaç arkadaşıyla birlikte Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’yu yazmıştır.

Fütürizme karşı ilgisi ta ki Joan Miro, Andre Breton ve Paul Eluard ile tanışana kadar sürmüştür. Sürrealizm akımının öncüleri olarak bilinen bu sanatçılar sayesinde asıl kimliğini bulduğu Sürrealizm dünyasına adımını atmıştır. Ancak Dali’nin Sürrealist resim anlayışından önce biraz dedikodu yapmak boynumun borcu. Yukarıda da belirttiğim gibi çocukluğundan beri çalkantılı bir yaşamın ortasında kalmış olan sanatçımızın aşk hayatı da pek farksız sayılmazdı. Kadınları kendini tatmin edebileceği bir nesne olarak gören Dali’nin bu bakış açısı; Paul Eluard’ la ve onun eşi Gala ile tanışınca değişime uğradı. Gördüğü ilk andan beri kendisini etkileyen Gala ile sonu nikah masasında biten bir hikayeye başladı. Eşi Paul Eluard’ı ve çocuklarını kendisi için terk eden Gala kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen onun için vazgeçilemez bir tutku haline gelmişti.

Bu mutlu aşk hikayesinin hüzünlü yanı, terk edilmiş Paul Eluard’ dan geriye kalan da ”Gala’ya Mektuplar” adlı eseri olmuştur.

Dali’nin sürrealist resim anlayışına gelecek olursak bilinen en meşhur resmi olan ”Belleğin Azmi” ile başlamak isterim. Eriyen Saatler olarak da bilinen bu eserinde kumsal manzarası önünde akışkan vaziyette olan saatleri işlemiştir. Katı zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanan bu resmin asıl hikayesinin Ağustos ayında güneşin altında erimekte olan Camembert peynirinden ilham alınarak yapıldığını öğrendiğim gün ben de sizler gibi büyük hayal kırıklığına uğramıştım.

Dali, Sürrealizm akımıyla tanıştıktan sonra diğer sürrealist ressamlar gibi bilinçaltıyla ilgilenmeye başlar. Sürrealizm akımının kurucusu olan Sigmund Freud’a büyük hayranlık besler. 1937 yılında kendisiyle tanışma fırsatına erişmiş olan Dali, Freud’un bilinçaltı üzerine yazmış olduğu bütün yazıları sıkı sıkıya takip eder. Sanatçımız Freud’un birkaç adet portresini de çizer.

Freud’un felsefesini benimseyerek sanat anlayışını oluşturan Dali’nin siyasal bir kişiliğe sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Hatta gençliğinde anarşist bir görüşe sahip olması sebebiyle öğrenim gördüğü resim akademisinden kovulması da tarihe geçmiştir. Paul Eluard, Joan Miro gibi isimler sayesinde Sürrealizm ile tanışmış olan bu sanatçımız başta bu akımın kurucusu Andre Breton yanlısı bir politik görüş sergilemiş olsa da İspanya iç savaşından sonra zamanla faşist bir yönetim temeli kuran Franko yanlısı bir görüşe yönelmiştir. Öyle ki Franko’yu yapmış olduğu idamlar için tebrik bile etmiştir. Değişen bu tutumu nedeniyle Sürrealist ressamlar tarafından dışlanmış bir takım eleştirilere maruz kalmıştır. Dali’ye açıkça sırtlarını dönmüş olan bu akım sanatçıları ve akımın kurucusu olan Andre Breton kendisine ”Avida Dollars” yani ”dolar heveslisi” adını takmıştır. Dali’nin onlara karşı cevabı ise o çok bilinen sözü olmuştur:

”Sürrealizm benim!”

Asıl olarak resimleriyle ünlenmiş olan bu ismin fotoğrafa ve sinemaya da ilgili olduğunu belirtmiştim. Bildiğim kadarıyla fotoğraf sanatında bir şeyler icra etmemişti. Fakat edilmesine yardımcı olmuştu. Mesela 1948 yılında Amerikalı fotoğraf sanatçısı Philippe Halsman’ın yaratmış olduğu ”Dali Atomicus” adlı eserinde sanatçımız model olarak görev almıştır.

Resmin arka planında sanatçımız havaya zıplamış olarak görülürken hemen önünde belli belirsiz duran bir resim ve şövalesi bulunmaktadır. Sağ taraftaki tuvalde ise Dali’nin o dönem henüz bitirmemiş olduğu Leda Atomica adlı resmi bulunmaktadır ki bu fotoğrafa verilmiş olan ismin aslında bu duruma bir gönderme olduğu düşünülmektedir. Havada görülen diğer nesneler sandalye ve üç canlı kedi havada asılı duruyormuş izlenimi veren tamamen gerçeküstücü temellere oturacak şekilde betimlenmiştir. Photoshop gibi yazılımların henüz keşfedilmediği bu dönemde asistanlar yardımı sayesinde üretilmiş olan bu eser, şapka çıkarılacak niteliktedir.

Dali’nin sinema sektörüyle buluşması ise kendisi gibi avangart anlayışa sahip olan Luis Bunuel ve Federico Garcia Lorca ile tanışmasıyla gerçekleşmiştir. Özellikle Luis Bunuel ile birlikte çektiği ve sürrealist sanat anlayışında kendilerine büyük şöhret kazandıran 1929 yapımı ”Bir Endülüs Köpeği” adlı kısa filmi Dali’nin sanatın tek bir dalında sıkışıp kalmayı hak etmeyen bir sanatçı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Sanatçımızın sinema hayatı bu kadarla da sınırlı kalmamıştır. ”Sapık” adlı filmiyle özdeşleşmiş bir isim olan Alfred Hitchcock ile birlikte çalışmış Spellbound’un yapımında yer almıştır.

1945 yılında da ABD’li animasyoncu Walt Disney ile birlikte yapmış olduğu ”Destino” adlı kısa filmle 2003’te en iyi kısa animasyon filmi dalında Oscar adayı olmuştur. Yaklaşık yedi dakikalık olan ve İspanyolca’da ”kader” anlamına gelen bu animasyon filmde Meksikalı müzisyen Armando Dominguez, müzikleriyle Disney’in üstün filmciliği ve Dali’nin sürrealist zekası buluşarak tadından yenmez bir film ortaya çıkmıştır. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki eğer bu filmi izlediyseniz Dali’nin üretmiş olduğu birkaç resminden ayrıntıları muhakkak fark etmişsinizdir, diye düşünüyorum. Gerek Belleğin Azmi adlı yapıtındaki akışkan saatleri gerek Picasso Portresi adlı eserindeki figürü andıran objeleri bu filminde fark etmemek mümkün değildir.

On altı yaşındayken günlüğüne yazmış olduğu:

Bir dahi olacağım ve herkes bana hayran kalacak,” sözünü hakkıyla yerine getirmiş, zaman zaman kendiyle çelişkiye düşmüş, haksız olduğu yanlarını üstün ve pratik zekası sayesinde kendi lehine çevirmiş; bağımsız, umursamaz, hayalperest olan deli dahi Dali, adını sanat dünyasının önde gelen isimleri haline getirmeyi başarmış ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş olan bir sanatçıdır. UNUTMADAN! Dali’nin deyimiyle onun kendisi bir uyuşturucudur. Başlayan bir daha kolay kolay kurtulamaz.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın