Yazar: Halil Uyanık

Oryantalizm veya başka bir deyişle Doğubilim ya da Şarkiyatçılık, Batı medeniyetlerinin Doğu toplumlarını tanımlamak ve sistematik bir şekilde anlamlandırmak için kullandıkları bir düşünce biçimi olarak kabul edilmektedir. [1]

Oryantalizm denildiği zaman ilk akla gelen düşünürlerden biri olan Edward Said, 20. yüzyılın ikinci yarısında yayınladığı “Oryantalizm” adlı eseriyle bu kavrama ilişkin çarpıcı sonuçlar ortaya koymuştur. Doğu-Batı ilişkilerine yeni bir yorum getirme yolunu seçen Said’e göre Batılı toplumlar kendini konumlandırmak, sömürgeci niyetlerini haklı göstermek ve bu amacını gerçekleştirmek adına kurmaca bir Doğu üretmişlerdir. Dünyanın merkezinin noktasına kendisini yerleştiren Batı, Ortaçağ’dan itibaren kendi Doğu’sunu oluşturmuştur. Bunun neticesinde hayatın her alanında kullanıma sokulan kalıplaşmış bir Doğu görüntüsü algısı empoze edilmiştir. Batı, aklı ve rasyonel düşünme yeteneği ile bütün medeniyetlerin en ilerisinde, ulaşılması imkansız özetle bütün medeniyetlerin üstünde bir üst medeniyettir. Kendine has akıl ve mantık özellikleriyle konumunu belirginleştiren Batı aynı zamanda bu vurgulama ile bir öteki yani kendi gibi olmayan Doğu’yu yaratmıştır. Doğunun buradaki rolü akıl ve mantıktan yoksun olarak yerini almıştır. Bütün bunların yanında Doğu; tembellik, çalışma disiplininden yoksunluk, günahkârlık, cinselliğe düşkünlük, zorbalığı temsil eden vs. gibi birçok olumsuz özellikleri de bünyesinde barındırmaktadır. [2]

Birçok disiplin için önemli bir çalışma alanı olan bu düşünce biçimi sinema sanatında da kendine oldukça fazlasıyla yer bulmuştur. Hatta bazı yönetmenler –özellikle batı- doğu sentezini kimliklerinde barındıranlar filmlerin birçoğunu bu düşünce biçimi üzerine kurma yolunu seçmektedir. Kendi sinemasını bir medeniyeti başka bir medeniyet ile karşılaştırma üzerine kuran yönetmenlerin çoğunluğu göçmen kimliği taşımaktadır.

Göçmen kimliğine sahip sinemacıların yapıtları medeniyetler ve toplumlar arası farklılıkların ortaya konulması açısından önem teşkil etmektedir fakat çoğu zaman göçmen kimliğine sahip sinemacılarının medeniyetler arası arafta kalma durumu bu farklılıkların ne kadar doğru olduğunu da tartışmaya açmaktadır. [3]

Bu bağlamda sinemada bize gözle görülür bir şekilde, arada kalmışlığı gösteren ve bir ”Doğulu” olarak ”Batı” medeniyetinin yarattığı bir düşünce biçiminden Doğu’yu tanımlayan Ferzan Özpetek Sineması bize öncülük edecektir. Bu açıdan incelediğinde belki bugüne kadar göremediğimiz görüntüler karşımıza çıkaracaktır. Bu bakış açısını anlayabilmekten hareketle Oryantalist ögelerin açıkça görüldüğü Ferzan Özpetek’in Hamam filmi bu analizin temelini oluşturacaktır.

İtalya’da yaşayan ünlü Türk yönetmen Ferzan Özpetek’in ilk filmi olan Hamam (The Turkish Bath) Roma’da yaşayan İtalyan bir adamın teyzesinden kalan Türkiye’deki bir hamam ile değişen hayatını izleyiciye sunuyor. Henüz filmin içerik analizine geçmeden Hamam ismi bize Oryantalizm açısından baktığımız bu incelemede görmemiz gerekeni gösteriyor. Hamam Batı gözünden bakıldığında Doğu’nun şehveti, cinselliği, akıl organından uzak fakat cinsel organları merkeze alan bir mekanı olarak kabul ediliyor. Bu savın doğruluğunu ise birkaç yüzyıl öncesine dayanan Avrupa Sanatı ve Avruğa Resminde görüyoruz. Fransız Resim Akademisi yöneticisi Jean Auguste Dominique Ingres‘in 1862 yılında resmettiği Türk Hamamı tablosu hamamın yıkanmak ve temizlenmekten öte bir erotizm mekanı olarak konumlandırıyor. Özetle hamam mekanının Oryantalist bakış içinde hatırı sayılır bir yere sahip olduğu çok uzun yıllardır biliniyor.

34. Antalya Film Festivali’nde Ferzan Özpetek’e En İyi Yönetmen Ödülünü getiren bu film, Roma’da yaşayan ana karakter Francesco’nun ölen teyzesinden İstanbul’da bir hamamın ona miras kalmasıyla başlıyor. Burada filmin birbiriyle bağlantılı iki şehir üzerinden ilerleyeceği görülüyor. Burada akla ilk olarak şu soru geliyor; bu görülen iki şehir tesadüf mü?

Şehirlerden birinin yüzyıllardan beri Doğunun başkenti olarak kabul edilen İstanbul, diğerinin ise Batı medeniyetlerine ev sahipliği yapmış Roma olması izleyiciyi bir kavramı şehirler üzerinden anlamlandırma sürecine sokuyor. Filmin ismiyle başlayan Oryantalizm kokusu iki ayrı medeniyetin şehirlerinin aynı hikayede birleştirmesiyle devam ediyor. Bu noktada yönetmenin Hamam’ı soyut bir köprü olarak konumlandırdığını okuyabiliriz. Bu okumanın nedeni olarak da, birbirinden oldukça farklı olduğu kabul edilen iki medeniyetin buluşmasına aracılık etmiş olmasını gösterebiliriz.

Senaryosunu yönetmenle birlikte Stefano Tummolini ve Aldo Sambrell’in yazdığı film, Roma’da yaşayan genç mimar Francesco’nun hamamın satış işlemlerini başlatmak için İstanbul’a gelmesiyle devam eder. Francesco, bu seyahati kötü giden evliliğinden uzaklaşmak için de bir fırsat olarak görür. İstanbul’a gelmesi ve kendisini konuk eden aile ile birlikte vakit geçirmesiyle Francesco, hamamı satmaktan vazgeçer ve restore etmeye karar verir. Çünkü Doğulu aile olarak konumlandırılan Türk ailesi onu cezp eder. Batıda bulamadığı sıcaklık, insan ilişkilerindeki samimiyet burada fazlasıyla vardır. Aydınlık ve her şeyin düzenli bir şekilde ilerlediği Roma’ya karşı İstanbul’da çoğu şey akışına bırakılmaktadır. Bu durumda Francesco’nun oldukça hoşuna gider. Bu durum bir nevi ”yoldan çıkma” durumu olarak okunabilir.

Francesco’nun İstanbul’da uzun süreli kalmasından şüphelenen eşi Martha’nın sürpriz yaparak Francesco’nun yanına gelmesiyle devam eden film, Martha’nın bir gün Francesco’yu Mehmet’le hamamda öpüşürken görmesiyle yıkıma uğrar. Roma’da normal olarak kabul edilen heteroseksüel cinsel ve duygusal hislere sahip ana karakter İstanbul’a yani Doğuya gelmesiyle bir değişim sürecine girer. Bir anlamda normalin dışına çıkar ve ”anormal” olarak kabul edilen içinde şehvet, cinsellik ve gizemlilik barındıran bir kimliğe geçiş yapar. Burada yine bir akılcılığın, düzenli olmanın dışına çıktığı görülmektedir. Daha önceki satırlarda belirtildiği gibi düzenli olarak konumlandırılan Batı, yine düzenli bir cinsel kimlik olarak kabul edilen heteroseksüel kimliği ile aynı doğruda konumlandırılır. Fakat Doğu düzensiz olduğu için düzenli olmayan bir cinsel kimlik durumuna da açıktır; özetle homoseksüellik Doğunun cinsel kimliğidir.

Daha sonra Francesco’nun öldürülmesiyle sona yaklaşan film Mehmet’in İstanbul’u terk etmesi ve karısı Martha’nın ise, Francesco’nun teyzesi Madam Anita gibi hamamı işletmesiyle son bulur.

Sonuç olarak Hamam’ın başlangıç aşamasından sonuç kısmına kadar Oryantalist ögelerle örülü bir film olduğu görülmektedir. Dünya Sineması ve daha özelinde Türk Sineması açısından Oryantalist temsile uygun filmlerin en önde gelen temsillerinden biri olarak kabul edilen Hamam, birçok sinema araştırmasına bu konuda örnek teşkil etmektedir. Sinemada Oryantalist bakış açısının gözle görülür bir şekilde yansıtıldığı ender örneklerden biri olarak karşımıza çıkan Hamam; bu bakış açısının yine doğulu olan bir yönetmenin gözüyle oluşturulmasıyla Doğuya ne kadar Batılı gözüyle bakıldığını da tartışmaya açmaktadır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın