“Ömründe bir kere öbür insanlar gibi olup içindekini dışa vurmak istiyordu: Nasıl onlar sevgilerini, aptalca hayranlıklarını dışa vuruyorlarsa o da nefretini dışa vurmak istiyordu şimdi.”

Koku, Patrick Süskind’in, kendisine şöhreti getiren, uzun yıllar çok okunanlar listelerinden inmemiş, 1979’da yayımlanan ilk romanıdır. Yazarın aynı zamanda başyapıtı sayılabilir. 18. yüzyıl insani erdem ve değerlerini hiçe sayan, çirkef içerisindeki Fransa’sının toplumsal eleştirisidir aynı zamanda. Kurgu bakımından da tamamen özgün bir niteliğe sahip Koku romanı, yazara yöneltilen övgülerin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Roman, başkarakteri Jean Baptiste Grenouille’in doğumundan başlayıp, hayata tutunma evreleri ve kendi adına özgürlüğe giden yolunu bize anlatıyor. Grenouille pislik bir ortamda doğar, buna tezat olarak kendine has bir kokusu, o aranan, bilinen bebek kokusu yoktur. Bu bir engel gibi görülebilir. Pekala işitme engelli, görme engelli doğabilirdi oysaki Grenouille kokma engelli olarak doğdu. Fakat; sonrasında inanılmaz bir koku hassasiyeti ve hafızası vardı. Bu onu, yeteneği sayesinde insanlığa hükmetme fikrine kadar vardıracaktı.

“İşte burada bütün krallığın en pis kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü doğdu Jane –Baptiste Grenouille. Yine en sıcak günlerden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla, yanmış boynuzu andıran, mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu. Grenoulle’nin annesi sancılar başladığında Rue aux Ferx’de bir balıkçı tezgahının başında oturmuş daha önce temizlediği ala balıkların pullarını kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona o sabah Seine’den çıkmışlardı ama öyle kokuyorlardı ki, ceset kokusu bile duyulmuyordu.”

Böyle bir ortamda doğduktan sonra annesi tarafından bile kabul görmemiş, ki bu reddetme annesinin kellesine mâl olacaktı, çaresiz, zavallı bir yavrucak. Peş peşe süt annelerin evinde kalmış, fakat bir kokusu olmadığı için “şeytan” olarak nitelendirilmiş, papazın birine verilmek istenmiş bir talihsiz. Böyle hazin bir hayata doğan Grenouille’e biz okuyucu olarak acırız. Sırf bu zaafı nedeniyle hakir görülmesine içerleriz.

Grenouille, yaşı ilerleyip de koku yetisinin, hatta dehasının farkına varınca işler değişir. Koku; tüm hisler içerisinde belleğe en güçlü çağrışım yaptırabilen histir. Üzerinden yıllar geçse bile, içinize çektiğiniz bir parfüm kokusu, yahut bir çiçeğin ya da yemeğin kokusu sizi tekrar o zamana hızlı bir şekilde götürebilir. Bu anlamda romanda diğer duyuların yerine koku duyusunun seçilmesi anlamlıdır. Hatta, romanın akışında da görüldüğü gibi kokuyla insanlara hükmetme fikri gerçekten çok da uzak değildir. Grenouille belki bunların farkına varabilmesinden dolayı, belki de kendine has ölümsüzlüğün ya da özgürlüğün kokusunu keşfedebilmek adına bilinçsizce işlere sürüklenir. Bunlardan ilki bir köylü kızının kokusunu çok sevdiğinden ve onu içine hapsetmek, kendine katmak, hafızasına kaydetmek için öldürmesidir. Daha sonra da bu ülküsü için peş peşe cinayet işlemekten geri durmayacaktır. Önceleri zavallı çocuk diye üzüldüğümüz Grenouille şeytana hizmet eder hale gelmiştir.

Önüne geçilemez kader onu bir dericinin yanında boğaz tokluğuna çalışırken, ünlü parfüm ustası ve mucidi Baldini ile tanışmaya kadar götürür. Kendini ustasına kanıtlamak zor olmamıştır. Burası onun için cennet gibidir, çünkü birçok koku elinin altındadır ve onları sadece şöyle bir koklaması onun için yeterli olacaktır. Batmak üzere olan ustasını dehasıyla kurtarıp harikalar yarattıktan sonra, kendini insanlardan soyutlamaya karar verir. Özgürleşebilmek için onlardan kaçıyordur. Belki de ötelerde hiç duymadığı o kokunun peşinden gidiyordur.

Uzunca bir süre toplumdan ayrı yaşadıktan sonra, aslında kendi kokusunun olmadığını ancak fark eder ve böyle yaşayamayacağına karar verir, aradığı kokunun peşine düşer. İnsanlardan soyutlanmasının sebebi bu, yani kokusunun olmaması onlarla kimyasal bir bağ kuramamasından kaynaklanıyor olabilir. Tekrar insanların içine döndüğünde Marki adlı sözde bilim insanı sayesinde topluma karışır. Üzerine çeki düzen verilir. Başına gelecek olan diğer zorlukları, cebindeki kokular yardımıyla bir bir atlatacaktır.

Roman, 1979 yılında yayımlanmasına rağmen iki yüzyıl gerisindeki toplumun sınırları, insani bakış açıları ve dönemin olumsuzluklarını, insan sevgisinden ve ilgisinden mahrum bırakılarak sonunda insanlardan nefret eden baş karakteri penceresinden ele alıyor. O, insanlardan soyutlanmıştır, onlardan nefret ediyordur ve sahip olduğu deha sayesinde onlara hükmedeceği günü bekliyordur. Fakat; bunu düşlerken gayet kendinden emindir ve aklı yerindedir.

“İnsanlar üzerinde egemenlik kurma tasarısını geliştirirken sevincinden delirmiş değildi. Gözlerinde çılgınca bir kıvılcımlanma yoktu, yüzüne bir kaçıklık ifadesi oturmamıştı. Kendini kaybetmiş değildi. Aklı o kadar yerinde düşüncesi öyle açıktı ki kendi kendine bunu niçin istediğini soruyordu. Ve kendine yanıt veriyordu: İstiyordu çünkü katbekat kötüydü. Ve bu arada gülümsüyordu ve çok hoşnuttu. Mutlu olan herhangi bir insanın iyice masum görünüşü vardı üstünde.”

Koku, yer yer sembolik çağrışımlar yapan, iyi bir dönem-toplum eleştirisi. 2006 yılında Tom Tykwer yönetmenliğinde sinemaya uyarlandı. Can Yayınlarından Tevfik Turan çevirisiyle çıkan okunmayı hak eden kitabı gibi filmi de izlenmeyi hak ediyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın