“Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.”

Gabriel García Márquez ele aldığı yerel olayları, evrensel bir şekilde işlemesiyle milyonları kendisine hayran bırakmış, bu sayede 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş büyük bir yazardır. Kırmızı Pazartesi ise Kolombiyalı yazarın 1981 yılında yayımlanmış, kendisinin en başarılı yapıtı olarak gördüğü yedinci romanıdır. Roman Gabriel García Márquez’in çocukluğunda gerçekten tanık olduğu bir namus cinayetini ele almaktadır. Yazar, cinayet romanı çatısı altında birey-toplum ilişkisi, din-toplum etkileşimi, cinsiyet ayrımcılığı, sosyo-ekonomik sınıfsal yapı gibi birçok toplumsal kavramı ele almıştır.

Romanda olay, yazarın çocukluğunu geçirdiği kasabada yirmi yedi yıl evvel gerçekleşmiştir. Anlatıcı, gazeteci olarak, bahsedilen cinayeti araştırmak için kasabasına dönmüştür. Tanıklarla röportaj yapılarak, olayın farklı perspektiflerden ele alınması sağlanmıştır. Bu yöntemle zaman kavramı ustaca kullanılmış, olayın çok yönlü anlatımıyla da okuyucuya derinlikli ve çok katmanlı okuma imkanı sunulmuştur. Kitabın ismi bir betimlemedir: “Kırmızı Pazartesi”. İçerik hakkında hiç fikrimiz olmasa bile bu bahsedilen pazartesi gününde hoş şeyler olmadığını sezinleriz. Yazar, roman boyunca bu tavrını korur, okuyucuya hep bir şeyler sezdirir fakat, kesin bir yargıya varmaz. Okuru bu noktada özgür bırakır.

Kırmızı Pazartesi; işleneceğini herkesin bildiği, fakat engellemek için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetini konu alır. Roman “Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30’da kalkmıştı.” cümlesiyle başlar. Biz ilk cümleden itibaren, merak unsuru hiç azalmadan, gerçekleşecek cinayeti bekleriz. Aslında bu ilk cümleden bir-bir buçuk saat sonrasında Santiago Nasar öldürülecektir. Yazar, okuyucuyu zaman gemisi içerisinde yüzdürerek, bu kısıtlı süreyi aşar ve daha geniş bir zaman diliminde olayı okura özümsetir. Gerçeklik algısını derinleştirir.

Santiago Nasar; üçüncü kuşaktan bir Arap’tır. Ataları yaşadıkları topraklara yerleşerek Katolikliği seçmişlerdir. Varlıklı, genç, çalışkan bir insandır. Narin ve nazik bir insan olduğu, öldürüldüğü gün giydiği kıyafetin tasvirinde bile kendini belli etmektedir. Bembeyaz kıyafetler içerisindedir. Kitabın isminde yapıldığı gibi burada da Nasar’a temizliğin, masumluğun rengi atfedilmiştir. Bu sezdirilmelerle okur Santiago Nasar’ın suçlu olduğu fikrinden uzaklaşır. Katilleri olan ikiz kardeşler hakkında röportajlar esnasında söylenen; “Saçmalama…O ikisi kimseyi öldüremez, hele zengin birini hiç’’ sözleri, onların hem iyi ve saf insanlar olduklarını hem de toplumdaki sınıfsal farklılığı bize anlatır.

Ne olduysa Angela Vicario ile Bayardo San Roman arasındaki düğün gecesinden sonra olmuştur. Angela fakir bir ailenin kızıdır, Bayardo ise dışarıdan evlenme niyetiyle gelmiş, bu uğurda satın alınması çok zor gözüken bir malikaneyi müstakbel eşinin isteğiyle on bin pezoya satın almış, zengin, gözde bir damat adayıdır. Parasıyla mutluluğu satın almayı düşünüyordur. Fakat beklediği gibi olmamıştır. Düğün gecesi Bayardo Angela’yı bakire olmadığı için ailesine geri göndermiştir. Angela’yı sorgulama esnasında failin Santiago Nasar olduğunu öğrenirler. Dolayısıyla iki ağabey Pedro ve Pablo kardeşlere bu lekeyi temizlemek düşer.

Romanın geçtiği toplumda kızlar; “Kızlarsa evlenmek üzere yetiştirilmişlerdi. Gergef işlemeyi, makineyle dikiş dikmeyi, kukalı dantel örmeyi, çamaşır yıkayıp ütü ütülemeyi, yapma çiçekler, kendi uydurdukları tatlılar yapmayı, aşk pusulaları yazmayı bilirlerdi.” şeklinde yetiştirilirler. Erkeklerse; “Oğlanlar erkek adam olacak şekilde büyütülmüşlerdi”. Yani; cinsiyet ayrımcılığından ve kadınların ötekileştirilmesinden söz etmek çok mümkün. Bu toplumun bireyleri olan Pablo ve Pedro da aslında bu cinayeti işlemeyi çok istemiyorlardı; “Biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.” Fakat; bu uğurda başarılı olamadılar. Her karşılaştıklarına Nasar’ı öldüreceklerini ifade etmelerine rağmen toplum üç maymunu oynuyordu. Kimine göre beceremezlerdi, kimine göre dalga geçiyorlardı vs. Belki de sadece maktulün öldürüleceğinden haberi yoktu, ancak kimse bu cinayeti engellemek için hiçbir şey yapmamıştı. Cinayetten sonra ise toplumun hemen tamamı bu suçu mazur ve haklı görmekteydi.

Evet Pablo ve Pedro cinayeti işlemişlerdi ama yanlış bir şey yaptıklarını düşünmüyorlardı. Cinayetten sonra gidip pedere teslim oldular.

“Onu bilinçli olarak öldürdük,” demişti Pedro Vicario, “ama biz masumuz.”  “Belki Tanrı katında öylesinizdir,” demişti Peder Amador. “Tanrı katında da, insanların gözünde de,” demişti Pablo Vicario da. “Bu bir namus sorunuydu.”

Burada toplumun yargılarının ve dinin, bir cinayeti haklı görebileceğinin izahı söz konusudur. Yapılan yanlışın kişiye ya da durumlara göre değişip değişemeyeceği sorusu gündeme gelmektedir. Bu cümle aslında toplumumuza da çok uzak değildir. Ayrıca din adamlarını eleştiren; “Doğrusunu istersen…Çorba yapmak için yalnızca ibiklerini kesip horozların geri kalanını çöpe adan bir adam tarafından kutsanmak istemiyordum ben” cümlesi de o dönemin toplumunu ve din adamlarını eleştirir vaziyettedir.

Roman başladığı gibi Santiago Nasar’ın evinde son bulur. Nasar bıçaklandıktan sonra evine kadar gelip mutfağa yığılmıştır. Nasar’ın öldürülme sahnesi; “Şaşılacak şey, bıçak hep tertemiz çıkıyordu. En azından üç kez vurdum. Bir damla bile kan akmadı” cümlesiyle aktarılarak, belki de Nasar’ın masumiyetine gönderme yapılıyordu.

Kırmızı Pazartesi, okuru yozlaşmış toplumun çirkefine olağanüstü bir gerçeklikle çekiyor. Kimin ve neyin doğru olduğu sorusunu sorduruyor. Can Yayınları’ndan İnci Kut çevirisiyle basılan roman, baştan sona merak unsuru hiç azalmadan okuru içine çekmeyi başarıyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın