“Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Ah senin yüzünden kana batacak.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.”

19 yaşında yazdığı bu şiirle, birçoğumuzun 19 yaşından geçmiştir Sezai Karakoç. Yolu öyle ya da böyle Türk Şiirinden geçenler için içli bir ezgi olarak.  Annenin, çocuğun, ölümün, sevginin, medeniyetin, “Anla Monna Rosa, ben öteliyim” diyerek şiirini taşırdığı metafizik âlemin kalemi diye bilinmiştir hep edebiyat tarihimizde.

“Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde “ (Balkon)

“Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke”  (Anneler ve Çocuklar)

“Ve kadın, anneden çocuğa akan

Bir şelale belki, dünya kayalıklarından

Ta… Cennet’e dökülecek” (Fecir Devleti)

22 Ocak 1933’te, Diyarbakır’da, tam 84 yıl önce doğmuştur.  Daha önce muhakkak duymuş veya okumuşsunuzdur ama Sezai Karakoç’un doğum günü olduğunu her duyduğumda aklıma gelir:

“Uzatma dünya sürgünümü benim” diyen şairimiz bir yaş daha aldı. Buruk bir sevinç. Özlediği o esas yurda dönene kadar nicelerinin gönlüne öteleri, sevgiliyi, umudu, çareyi düşürdü ve düşürmeye devam ediyor çünkü.

Şu şehirde yaşadı, memurluğa bu yılda başladı diyerek bir biyografiye girişmek istemiyorum. Elimizde bunları okuyabileceğimiz bolca kaynak var. Çabam Sezai Karakoç’un şairliği ve fikir adamlığıyla edebiyatımızdaki köklü yerini görmek ve doğum günü vesilesiyle onun kaleminden alabileceklerimizi idrak edebilmek.

İlk şiiri Mehmet Leventoğlu ismiyle Büyük Doğu dergisinde yayınlanmıştır. Mülkiye’deki öğrencilik yıllarından itibaren arkadaşı olan Cemal Süreya ve daha birçok isimle birlikte şiirleri ve yazıları Mülkiye, Şiir Sanatı, Hisar, Pazar Postası isimli dergilerde yayınlanmıştır. Sezai Karakoç bu yıllardaki edebi faaliyetlerinde Garip akımıyla şekillenen edebiyat çevresini eleştirmiş ve yeni bir şiir dilini savunmuştur.

“Bu şiire göre her şey insanla başlar ve biter. (Mutlak) yoktur, hiç olmazsa şimdilik bunun üzerinde durulmamalıdır. Yeni şair ancak varlık üzerinde konuşur. Yeni şair pragmatiktir. Tezlerden ve soyut kavramlardan çekinir. Bir ortaya koyuş şiiridir bu, çözüm şiiri değil. Yeni şiir, eski büyük yaşayışları aktüel yapar. Ruhsal oluş, bu şiirde temel yapıdır. Zaman önemini kaybetmiştir, insandır hep bu şiir. Tam anlamıyla laik bir şiirdir. Alelâde kadınlar konuşur, ama mutluluğu. Bir kantar memurunun sıkıntısı, varoluş sıkıntısı konu olur. Tanrıyı, aşkı, ölümü anlamaz bu şairler, toplumu, kadını, varlığı anlarlar. Yeni şair hep somutun somutuna, Plastik’e gider.” (Sezai Karakoç, Dişimizin Zarı, Pazar Postası)

Şiire taşıdığı unsurlar ve özgün imge dünyasıyla edebiyatımızda kendine açtığı alan Cemal Süreya’dan, Turgut Uyar’dan, Ece Ayhan’dan ve diğerlerinden ayrılsa da İkinci Yeni şiirinin oluşumunda bu yeni dili savunmasındaki katkısı büyük. Onu ikinci yeni şairlerinden ayıran, şiirini tarihimizde var olan değerleri yeniden yorumlama ve “Diriliş” ruhunu uyandırma anlayışı üzerine inşa etmesidir. Onun şiiri unutulmaya yüz tutmuş “gül”ün, “bülbül”ün şiiridir. Aşkın olan âlemi kelimelerle bir düzleme oturtmanın şiiridir. Hep bir insani hassasiyet taşıyan şiirlerini var eden arka planın sadece modern insanın iç sıkıntısı olmadığı, dizelere işlediği İslami duyuş ve fikirleri belirginleşince İkinci Yeni’nin yayın organlarından ayrılmış ve Diriliş Dergisi’ni çıkarmaya başlamıştır. Diriliş Yayınları, Diriliş Partisi ve Yüce Diriliş Partisi de şairliğinden fikri dünyasına uzantılar olarak kurumsallaşmıştır.*

Toplumların da ayaklarının kayabileceğini, ayağı kaymış bir toplumdaki insanların bağsızlığını dert edinmiştir kendine. Doğu’nun kendi tarihine, dinine, kültürüne yabancılaşmasını ve buna sebep olarak gördüğü Batı’nın “dişlerini ruhumuza geçirmesi”, “kapitalizmi ile, sosyalizmi ile, gerçekleriyle ve hayalleriyle ruhumuzu kemirmesi ve diş diş yemesi”ne çareler arar, bulur, sunar okuyucusuna.

“Yirminci yüzyıl, insanın can havliyle kendini erimekten, eşya ve evren içinde kaybolmaktan kurtarma çırpınışlarıyla doldu. Hiçbir yüzyılda insan bu kadar telaşlı olmadı, bu kadar acele etmedi. Bu kadar çekingen, bu kadar cesur, bu kadar dehşetli, bu kadar zalim ve bu kadar mazlum olmadı.”

Diyerek tanımladığı çağın en büyük problemi inanç problemidir ona göre. İnsan var oluşuna yön veren ilhamı, o ilhamın fikir adamlarını, o fikir adamlarının söz sahibi olduğu kurumları ve devlet düzenini, o devlet düzeninden bütün dünyaya örnek olacak medeniyet ruhunu kaybetmiştir. Ama ne şiirinde ne de düşünce dünyasında karamsarlıkla karşılaşmayız. “Diriliş er”lerine sunduğu onlarca eserle kabuk bağlayan bir yarayı sürekli kaşıyıp orada olduğunu hatırlatmak ister gibidir. Onun yıllar evvel düşünmeye başlayıp çözümler sunduğu medeniyet problemlerinin;  Doğu-Batı, geleneksellik-modernlik çatışmasının bugün hala sorun olarak önümüzde durması o yaranın neden kaşınması gerektiğini gösterir aslında.

Velhasılıkelam, bu yazdıklarım Sezai Karakoç ile henüz tanışmayanlara işaret, gönlünde ona bir yer ayırmışlara anımsatma olsun içindi. Onun bize bir külliyat bıraktığı derin duyuş ve düşünce dünyası için kurduklarım yetersiz cümlelerden öte gidemez elbet. O yüzden alıntılarla devam edelim:

“Gerçekten tarihin karanlık ve karışık bir çağındayız. İnsan yeniden kendi anlamını yitirmiştir. Hâkim kültürler birer zulüm kültürleri haline gelmiş ve insanı insanlık dışı bir köleliğe doğru itmektir. Kapitalist ve komünist iki yanıyla Batı, dünyanın ve insanın umutsuzluğun en derinine saplanmasına sebep olmuştur. Hele teknik bakımdan zayıf olan ülkeler güçlüler tarafından insafsızca maddeten ve manen ezilmişlerdir. Doğulu ve batılı olmayan, eski ve yeni dünyaya mal edilmesi imkânsız, ne için yaşadığının farkına varmak için en ufak bir çaba göstermeyen, böyle bir kaygıyı taşımaktan ırak yeni insanlık türleri üretilmiştir. Gerçekte bütün dünya, başını gelecek zamanların ufkuna yöneltip bir kurtuluş sesi işitmek istemekte, fakat hemen arkasından bunun bile bir hayal olduğu inancına kapılarak sözde gerçekliğe, yani içinde bulunduğu ruhi, ahlaki, ekonomik sefalet bataklığının realitesine dönmekte.” (Çağ ve İlham I)

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.” (Çağ ve İlham I)

“ Bütün eksiğimiz, bir ilham. Zindanlardan, savaş alanlarından, dağ başlarından, şehir aralıklarından sızacak bir ilham işte eksiğimiz. Susuzluktan çatlayan toprak gibi bu ilhamı beklemekte ruhumuz. Bir diriliş ilhamını beklemekte ruhumuz.” (Çağ ve İlham I)

“Evet kapitalizm, sosyalizm ve daha birtakım irili ufaklı izmler, hakikat şimşeğinin çakmasıyla tuzla buz olacak seraplardan başka bir şey değillerdir. Bunlar vehim şatolarıdır insanlığın. Tanrı’dan ıraklaşmış insanın yalnızlığın korkuları içinde gördüğü gölgeler, karaltılar, şuuraltından çıkmış, hakikat maskeli hınç ve zulüm heyûlâları…” (Çağ ve İlham I)

“Eğer bir mektup, İstanbul’dan Anadolu’nun bir kasabasına bilmem kaç günde gidiyorsa, evine gitmek için akşam halk otobüs durağında bir saat bekliyorsa, halkın yemek yediği lokantalarda pislikten geçilmiyorsa, sözde oturup konuşma, buluşma yeri olan kahvehaneler kumar batakhanelerine dönüşmüşse, maddi anlamda batılılaşma ve çağdaşlaşma sözü de henüz gerçekleşmekten çok uzaktır.” (Düşünceler I)

“Düşünürler ve bilim adamları bir toplumun zihin hayatını yöneten liderler gibidirler. Birbirlerine muhtaçtırlar. Aralarında bir kopukluk olmamalı, aksine bir diyalog bulundurmalıdır. Batıda filozoflar, Doğuda ve İslam’da hakimler(bilgeler), bilim ve düşünceden ve İslam’da dinden kaynaklanan ahlak öğretisi ve edimi getiren, örnek bir kişilik sunan önderlerdir. Görüldüğü gibi, sağlıklı bir toplumda, bilim hayatı, düşünce hayatı, din hayatı, ahlak hayatı sıhhatli ilişki içinde olmak zorundadır. Ekonomi, politika, sanat hayatı da bilim, din, kültür ve düşünce bilgeliklerinin etkisinde ve gölgesinde sistemlerini kuracaklardır.” (Düşünceler I)

“Diriliş, kökleriyle ruhlara hakikat soluğunu aşılamayı ararken, onun gövdesi, dalları, çiçek ve yemişi olan aksiyonlara, davranışlara, yani bu iyileşmiş, yeniden sağlıklı, metafizik ve realite, tarih ve tabiat içi, dışı ve üstü boyutlara ulaşmış durumlara yeşil ışık yakan, bir deniz feneri, dağ başında yakılmış bir ışık ya da meydanların baş köşelerindeki geçiş işareti sistemleri gibi, insanımızı ruhunda latan bir halde duran bu ilahi lütfu görüp değerlendirmeye çağırmayı amaç edinmiş, arayış çilesidir.” (Çağ ve İlham II)

“Gönüllerin birbirine hitap etmediği yerde insanlar birbirlerine hep kapalı ve yabancı kalacaklardır.” diyen, ayağa kalkmak için ihtiyaç duyduğumuzun “Sevgi devrimi” olduğunu belleten şairin  –Turgut Uyar’ca bir deyişle-  tuttukça güçlenen eller için yazdığı Tut şiirinden bir bölümle noktayı koyalım:

Son insan yürüyor
Tut elimden kaçalım
Kaçalım kaçalım
Bizi kimseler görmesin
Arayanlar bulmasın
Tren duvarları sarsmasın
Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
Kan böylesine hızlı akmasın
Aşkın kulakları sağır
Sesi boğuk olmasın

İçimize işleyen her dizesi için, yürünecek yola ışık tutan fikirleri için minnet;  yeni yaşının hayırla gelmesi temennisiyle.

Tavsiye* Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’deki yeri ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz, Mehmet Can Doğan’ın “İkinci Yeni Söyleminin Öncüsü, İkinci Yeni Şiirinin Gönülsüzü: Sezai Karakoç” isimli makalesi yetkin bir kaynak.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın