Agatha Christie Kimdir?

Birçok yeteneğinden söz edilir ancak aslında ev kadınıdır Agatha Christie. Yazmak, eskiden onun boş vakitlerinde kendini eğlendirdiği bir eylemdi. Zaman geçip, yaşı ilerleyince de geçimini sağlamanın bir yolu olmaya başladı.

1890 yılında doğdu. Kendinden ayrı iki kardeşi daha vardı. Aralarında bir yeteneği olmayan Agatha idi. Bazı görüşlere göre Agatha okuma yazmayı kendi kendine öğrendi, çünkü annesi sekiz yaşına kadar okumayı öğrenmesini ve on altı yaşına kadar da okula gitmesini uygun görmedi. Onun yerine bu zaman zarfında müzik eğitimi aldı. Piyano çalmak için çalıştı. İşler pek yolunda gitmedi, o da çok üstünde durmadı ve “Şahsen benim pek bir ihtirasım yoktu,” diyerek konuyu kapattı. Daha sonra kendini eğlendirmek için kısa hikâyeler yazmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak hemşirelik yaptı, ecza bölümünde görev aldı ve bu sayede ilaçlar, zehirler hakkında oldukça geniş bilgi sahibi oldu. Hemşirelik görevi sırasında, boş zamanlarından yararlanarak ilk kitabını yazdı: Ölüm Sessiz Geldi. Ve böylece Queen of Crime, yani “Suç Kraliçesi”doğmuş oldu.

Savaş başlamadan önce evlenmişti. Bir çocuğu da oldu. Savaş sonrasında kitabını bastırmak için ancak fırsat bulabildi. Bu sırada annesini kaybetmiş ve kocasının kendisini aldattığını öğrenmişti. Bu olaydan birkaç gün sonra, 11 gün boyunca ortadan kayboldu. Bir başka polisiye yazarı olan Edgar Wallace onun öldüğünü, Sherlock Holmes’ın yaratıcısı olan Arthur Conan Doyle bir kâhin ile görüşüp yakında ortaya çıkacağını ve Jared Cade ise hepsinin bir kurmaca olduğunu; Agatha’nın hayatta olduğunu ve kocasında bir dehşet yaratıp biraz da ilgiyi üzerine almak için ortadan kaybolduğunu iddia etti. Arthur Conan Doyle haklıydı, Agatha ortaya çıktı. Ancak bir açıklama yapmadı, hafızasını kaybettiğini bildirdi. Dolayısıyla teoriler birbirini takip etti durdu. Konu modern İngiltere’nin hala dikkatini çekiyor olsa gerek ki kült yapım Doctor Who dizisinin bir bölümünde de bu kayıp zaman doldurulmaya çalışıldı.

Christie, hayatının bundan sonraki zamanında geçimini sağlamak için roman yazdı. Esasen onun düşüncesine göre kadınlar erkeklerle haksız bir yarış içine girmiş, çalışmaya kalkmış ve erkekler de akıllı olduğundan kadının geçiminden sorumlu olmak yerine herkesin çalışması fikrini kabul etmiştir. Sanırım bu yüzden herhangi bir iş bulmak yerine yazarak geçimini sağlamaya çalıştı. Kendisinden daha genç bir arkeolog ile evlendi. Onun sayesinde dünyayı gezdi ve öyküleri için de çeşitli malzemeler elde etmiş oldu. Agatha’nın bazı kaynaklara göre 80, bazı kaynaklara göre 66 tane dedektif romanı bulunuyor. Agatha ayrıca aşk hikâyeleri de yazdı. Ancak onlar ilk hikâyeleriydi ve asıl ününü Hercule Poirot karakterinin maceraları ile kazandı.

XIX – XX. Yüzyıl Polisiyesi İçine Agatha Christie’nin Yeri

Polisiye roman 1840’larda fotoğrafın icadıyla eş zamanlarda ortaya çıktı; farklı bilimlerin gelişme göstermesi ile de bugünkü halini aldı. Özellikle fotoğraf ve fotoğraf makinasının icadı ile hukuk anlayışının geçirdiği değişim polisiye romanların bugünkü varlığını borçlu olduğu iki önemli meseledir, diyebiliriz. Polisiye romanlardan söz edebilmek için bir hukuk sisteminden söz edebilmek gerekir. Çünkü bilindiği gibi feodalitenin hâkim olduğu toplumlarda suç takibi büyüler ve kehanetlerle sağlanır, suçlu sayılan kişi işkence ile konuşturulur ve ceza olarak da idam edilirdi. 19. yüzyılla birlikte suç takibinde skolastik varsayımlar geride bırakılarak, mahkemeler kuruldu ve suç takibi için ipuçları ile kanıtlar ön planda tutuldu. Suçun kanıtlanması için kesin deliller veya şahitler şart koşuldu, suçlunun itirafı da kanıtlar desteği ile sağlandı. Böylece dedektiflik doğdu ve dedektif hikâyeleri başladı. İlk polisiye roman Edgar Allen Poe’ya aittir: Morgue Sokağı Cinayetleri (1841). O dönemde polisiye romanın belli kural ve çerçeveleri vardı. Romanda görülecek olan her olgu, her olay suç ve katil ile doğrudan ilgiliydi. Zaman, hava durumu, mekân, kişiler, olayın yönü, örgüsü… Örnek göstermek gerekirse suçun işlendiği akşam bir kış gecesidir; katilin ruh haline göre hava değişir, gök gürültüsü ya da fırtına görülür, insanlar tuhaflaşır, korku ve gerilim artar. Kötü bir şey olacağı doğa tarafından sezilmiş ve okuyucuya önceden haber verilmiştir.

Ayrıca 1928 yılında Willard Huntington Wright adında bir yazar, Van Dine adıyla bir bildiri yayınladı ve klasik polisiyenin 20 altın kuralını belirledi.

Kural 1: “Okur, gizemi çözmekte dedektif ile eşit şartlara sahip olmalıdır. Her ipucu açıkça belirtilmeli ve açıklanmalıdır.”

Kural 2: “Suçlunun, dedektifi yanıltmaya yönelik çabaları hariç, yazar okuru yanıltmaya çalışmamalıdır. ”

Agatha Christie, tüm bu kural ve kaidelerden uzak kalmış bir polisiye yazarı oldu. Kendi yolunu çizdi. Bir başka deyişle Van Dine kurallarını görmezden geldi. Bunun nedenini belirlemek zordur, belki sadece geçimini sağlamak için yazdığından önemsemedi –ki Hercule Poirot’un daha ilk romanında emekli bir memur olarak yaratması buna yorulabilir– belki de bu kuralları ciddiye almak istemedi. Bilinen tek şey Van Dine kurallarının aksine, Agatha Christie okuyucusunu şaşırtmak, zekâsını kanıtlamak için okuyucusunu ve kahramanlarını parmağında oynatmayı seven bir yazardır. Aldatmayı seven bir yazardır yani, aldatmanın birinci kuralı da yalandır. Agatha’nın başvurduğu en önemli teknik yalandır. Agatha, Hercule Poirot’a yalan söyler, Hercule Poirot herkese yalan söyler. Sonunda olayı çözene dek gerçek herkesten saklanır. Yanlış yönlendirilmiş ipuçları, birbirine benzeyen insanların katil oluşu ya da katilin anlatıcı olarak seçilmesi… Bunlar Van Dine kurallarına aykırı olmakla beraber Agatha’nın öncelikleridir.

Suç Takibi Sürecinde Dedektifler…

Hercule Poirot’un yanında dönemin diğer bir dedektif kahramanı da Sherlock Holmes’tır. Bu iki dedektif aynı dönemde yer aldıklarından sürekli kıyaslanmışlardır; gerek kılık kıyafet yönüyle olsun gerekse karakter… Hercule Poirot dahi bir deli olmanın yanında egoist, yalancı ve aynı zamanda suçlu –bir hikâyesinde yanlış kahramanın ölümüne neden olmuş- bir dedektiftir. Sherlock Holmes de bir dâhidir –ki bana sorarsanız Hercule Poirot’tan daha büyük bir dehadır– deliliği de aşikardır elbette. Ancak iki dedektif suç takibi sürecinde farklı yollar izlerler. Van Dine bir dedektifin nasıl iz sürmesi gerektiğini altın kurallarında anlatmıştır.

İlk kural: ”Okur, gizemi çözmekte dedektif ile eşit şartlara sahip olmalıdır. Her ipucu açıkça belirtilmeli ve açıklanmalıdır.”

Hercule Poirot teoriler üzerinden gitme yöntemiyle bu kuralı göz ardı eder. Hatta reddeder. Çünkü teorileri öncelikli tutmak, okuyucuyu yönlendirmek demektir. Okuyucu zaten dedektifi takip eder. Ancak Hercule Poirot olayı ya da durumu inceler. “tuhaf, çok tuhaf” gibi yorumlarda bulunarak bulgularını kendine saklar. Bu bir nevi okuyucuyu dolandırmaktır. Sherlock Holmes ise ipuçlarını takip edip, üst üste koyarak bir teori elde eder. Her bulgusunu paylaşır.

Bir diğer kural: “Suçlunun, dedektifi yanıltmaya yönelik çabaları hariç, yazar okuru yanıltmaya çalışmamalıdır.”

Hercule Poirot bu kuralı ezip geçer. Agatha Christie’nin romanları genel olarak okuyucuyu yanıltarak şaşkınlık yaratma gayesi içinde olduğundan, Hercule Poirot’a da pek fazla seçenek kalmıyor. Sherlock Holmes, okuyucuya yanıldığını göstermek ister. Nasıl çıkarım yapılması gerektiğini ayrıntıları ve ipuçlarını vererek öğretir ve okuyucudan düşünmesini ister.

Her iki dedektif de dâhidir, az biraz delidir. Ancak Poirot çeşitli sırlar ve kandırmacaları kullanır. Holmes ise somut bir dayanak bulup kanıtlardan yola çıkarak gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır.

“Gizemin çözümü her zaman açık olmalıdır; en azından zeki bir okur için. Bununla şunu kastediyorum: Okur, çözümü okuduğunda, romana baştan bir göz attığı takdirde, çözümün aslında orada yatmakta olduğu, bütün ipuçlarının gerçek suçluya işaret ettiği konusunda ikna olmalıdır; dedektif kadar kurnaz ise son bölümü okumadan suçluyu tahmin edebilmelidir.”

Kuralı da tam bunu gerektirmektedir. Bu nedenle Hercule Poirot’un güvenilirliği sorgulanmalıdır esasen.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın