80’ler ve 90’lar korku sineması denince akla gelecek üç isim sanırım Wes Craven, John Carpenter ve Sam Raimi’dir. Yalnız John Carpenter diğer 2’sinden biraz farklı bir konumdadır. Kariyeri boyunca yönetmenliğini yaptığı her filmin müziklerini de yapan Carpenter keza başarılı da bir yapımcı ve efekt ustasıdır. Tabii ki korku filmi deyince akla gelen ilk isimlerdendir fakat Carpenter’ın kariyerinde çok başarılı bilim kurgu filmleri de vardır ki kariyerine korku ile değil bilim kurgu ile başlamıştır. Birçok kült eserin sahibi olan yönetmen ‘korku sinemacısı’ deyip köşeye atılamayacak kadar önemli ve saygın biridir. Aynı şekilde bir müzisyen olduğu için birçok ikonikleşmiş şaheser film müziğinin de sahibidir.

John Carpenter, 1948 New York doğumludur. O da ailesi bakımından şanslı biriydi. Ailesi o doğmadan önce müzikle ilgileniyordu; babası bir müzik profesörüydü. Sinema ile tanışması ve içine girmesi de pek bir erken olur. İzlediği Forbidden Planet adlı bilim kurgu filminden sonra film çekme aşkı ile yanıp tutuşan Carpenter daha lisedeyken ilk filmlerini çekmeye başlar. Bu sevdasını da üniversitede Sinematik Sanatlar okuyarak taçlandırdı ve kariyerine daha üniversitedeyken başlamış oldu. Üniversite bitirme tezi olarak çektiği Dark Star, 60 bin dolar harcadığı bilimkurgu-komedi karışımı 2001 parodisi bir filmdir ve kendisinin de uzun metrajıdır. Dark Star’ın müzikleri de efektleri de kendisine aittir. Dark Star ile sinemaya hızlı bir giriş yapan yönetmen sırayla Assault on Precinct 13 adlı bir sinema filmi ve Someone’s Watching Me adlı bir televizyon filmi çeker ki bu film de epey bir beğenilmiştir. Ekstra bilgi: John Carpenter, Howard Hawks ve Alfred Hitchcock’tan çok etkilendiğini ve sinemasına etkileri olduğunu da hep söylemiştir ki filmlerinde bu 2 güzide yönetmenden parçalar ve filmlerinden sahneler görmeniz mümkündür.

Sene 1978 olduğunda Carpenter adını sinema tarihinin baş köşelerine yazdıracak ilk filmini çekmiş olur: Halloween. Perili ev ve içinde yaşayan bir katilin cadılar bayramında Amerikan gençliğinin arasına karışmasını anlatan film o derece başarılı olur ki “Katil” karakteri kültleşip Cadılar Bayramının kostüm tercihlerinden biri haline gelir. 320 bin dolara çektiği bu film dünya genelinde 65 milyon dolarlık bir hasılat elde eder. Halloween ile kariyerinde muhteşem bir zıplama yapan yönetmen aynı şekilde Jamie Lee Curtis‘i de sinemaya kazandırmış olur. Tabii ki Lee zaten ünlüdür ama Halloween’in etkisi başkadır… Halloween seri haline gelip 5 film ile devam eder ama yönetmen koltuğunda John Carpenter yer almaz. 2007 yılında ise Rob Zombie Halloween serisini bir daha canlandırır. Senaryosunu John Carpenter, Rob Zombie ile beraber yazar.

Halloween sonrası tekrar televizyona yönelen yönetmen Kurt Russell ile ortaklığını burada başlatır. 1979 yılında Russell’ın baş rolünde olduğu Elvis‘i çeker. Yönetmen Kurt Russell’ın potansiyelini burada fark etmiş olsa gerek ki ilerideki filmlerinin çoğunda kendisi ile çalışır ve oyuncunun güzelliğinden faydalanmaya başlar. 1980 yılında The Fog ile ikinci kült filmini çeken yönetmen ayriyeten 80’lere de çok ciddi bir giriş yapmış olur. The Fog’un müziklerini ve efektlerini yapan yönetmen ne kadar zorlansa da ortaya 1 milyona çekilip sadece Amerika’da 21 milyon hasılat elde etmiş bir film çıkarır ki bu paralar o dönemler için çok ama çok büyüktür. Halloween ve The Fog ile korku sinemasına 2 güzide film kazandıran yönetmen tekrar bilim kurguya dönüş yapar ve Kurt Russell’ın güzel gözlerini kullandığı 2 büyük iş çıkarır: The Thing ve Escape from New York. Bu arada The Fog da yıllar sonra tekrar çekilir ama bir Halloween tekrarı gibi olmaz.

Escape from New York 80’lerin meşhur Post-Apokaliptik senaryolarından sadece biriydi. Dünya garipleşmiş ve şaşırmış insanlarla dolmaya başlamıştır; bu sebeple ülkenin bazı alanları tahliye edilmiştir. Bu alanlardaki isyancılar Amerikan başbakanının uçağını düşürüp kendisini rehin alır. Kurt Russell da, nam-ı değer Snake Pilssen da onu kurtaracak kahraman rolünü oynar. Filmin içinde Mad Max’ten fırlama karakterler görmeniz mümkündür ki o dönemlerde Post-Apokaliptik filmlerin genel karakter yapıları aynıdır. Sıkı bir muhafazakar olan John Carpenter bu film ile ilginç bir şekilde otorite eleştirilerine başlamış olur. Diğer Post-Apokaliptik filmlerin aksine bu filmdeki çılgınlar zenginler gibi giyinirler. Kürkler, altınlar, parlayan ayakkabıları vardır. Filmin sonu da Carpenter’ın hükümet önderleri hakkında ne düşündüğünü açık bir şekilde izah etmektedir.

1982 yılına gelindiğinde yönetmen sinema tarihinin bir diğer kült bilimkurgu-korku filmini çekmiş olur. John Carpenter filmlerinde seyirciyi aniden zıplatacak, sağdan soldan anında fırlayacak korku unsurlarını pek kullanmaz; o daha çok gerilimli bir atmosfer yaratıp seyirciyi sıkmayı sever. Halloween bunun en güzel örneğidir. Oluşturduğu atmosfer ile seyirci durumun farkındadır ama ne olacağını bir türlü kestiremez. The Thing, atmosfer konusunda pik yaptığı bir filmdir. Her saniyesinde ‘acaba’ dedirtmeyi başaran filmde yönetmen biraz da çakallık yaparak Kurt Russell’ın güzel gözlerinden faydalanmıştır. Çok hızlı bir şekilde insan formunu taklit edip dönüşebilen bir ‘şey’ ile mücadele etmek zorunda kalan bilim insanları bir yerden sonra kimin gerçek kimin sahte olduğunu çıkaramamaya başlar ki filmin olayı da budur. Siz de dahil olmak üzere karakterler bile kendilerinin gerçek mi sahte mi olduğunu bilmemektedir. Kimin gerçek kimin sahte olduğu bilinmediği, her an birilerinin ölebileceği ve çözümün ne olduğunun bilinmediği gerilimli ve bunaltıcı bir ortam tam da Carpenter işi bir ortamdır. The Thing de yıllar sonra tekrar çekilmiş filmlerden biridir.

88’e kadar 4 başarılı filmin yönetmenliğini yapan John Carpenter bunlardan Starman ile Altın Küre’ye ve Akademi Ödüllerine aday oldu fakat ödülü alamadı. 1988’e gelindiğinde ise -bence- kariyerinin en önemli ikinci filmi olan They Live‘i çekti. Otorite, düzen ve hükümet eleştirisinde çıtayı en tepeye koyan yönetmen izlemesi epey eğlenceli ve kaliteli de bir film çıkartmıştır ortaya. Sıradan bir Amerikan filmi gibi başlayan film bir anda bilim kurgu filmine dönüşür. Western misali doğudan batıya gelen yalnız adam bir inşaatta çalışmaya başlar ve buradaki insanlar ile beraber sokakta çadırlarda kalır. Bir gece kamp polis baskını ile dağıtılır. Ne olduğunu çözmeye çalışan yalnız kovboyun bulabildiği tek şey bir kutu gözlüktür. Gözlüklerden birini takan kovboy bir anda kendini bambaşka bir dünyada bulur. Gözlük; insanların, reklamların ve eşyaların tek cümlelik ‘dürüst’ özetlerini, arka plandaki mesajlarını görmesini sağlar. They Live ile sistem eleştirisini doruğa çıkaran yönetmen paraya bakınca ‘Ben Senin Tanrınım’ gözükmesiyle de beni güldürmüştür.

90’lara gelindiğinde kariyerine ufak bir düşüş yaşayan yönetmen bu düşüşe -gene bence- 94’te dur der. Kariyerinin en iyi filmi olarak nitelendirdiğim ve korku sinemasının en nadide eserlerinden biri olan In the Mouth of Madness bu sene çekilmiştir. Ne kadar bilim kurgu ya da korku filmi yapsa da filmlerinde hep bir eleştiri bulunduran yönetmen bu sefer de Stephan King ve H.P. Lovercraft’ı ne kadar sevdiğini açık bir şekilde gösterir. Lovercraftvari film olarak tanıtılılan film, Lovercraft hikayelerindeki Cthulhu olarak bahsedilen şekilsiz, devasa ve korkunç yaratıkları da sinemaya kazandırmış olur. Her an her şeyin olabileceği, neyin neden olduğunu bir türlü anlayamadığınız ve esrarengiz karakterleri ile film tam bir sanat eseridir. Lovercraft kitaplarındaki korkunç atmosferi ve korkulan şeyleri filmine başarılı bir şekilde aktaran yönetmen, sinema tarihinin en muhteşem korkularından birine imza atmış olur. Filmin başarısını biraz da senaryosunu kendisinin yazmamış olmasına da bağlayabiliriz.

95 senesinde çektiği Village of Damned ile çocuk şeytan sevdasına devam eden yönetmen ardından çektiği devam filmi Escape from L.A. ile kariyerinde bir duraklama dönemine girer. Vampires ve Ghost of Mars ile iyice gerileme yaşayan yönetmen 9 sene boyunca piyasadan uzak kalır. 2010 yılında 62 yaşında geri dönen üstad The Ward filmini çeker ama o da çok başarılı bir film sayılmaz; en azından ben çok başarılı olduğunu iddia edemem. Filmin prömiyeri 2010 yılında Toronto Film Festivali’nde yapılır. Aynı sene yönetmen Ömür Boyu Başarı Ödülüne de layık görülür.

John Carpenter hiçbir zaman sadece bir korku filmi yönetmeni olmadı. Sinema tarihine armağan ettiği o kült filmlerin müziklerini de efektlerini de kendisini yapmıştır. Koltuğuna oturup şunu yapın bunu yapın diyen biri hiç olmadı; tam bir sanatçıydı. Kendisi epey de entelektüel ve zeki biridir. Katıldığı ‘Kim Milyoner Olmak İster’ yarışmasında hiçbir soruda fazla beklemeden 1 milyon dolar kazanmış hatta son soruda telefon jokerini kullanıp babasına ‘sana sadece 1 milyon dolar kazandığımı söylemek için aradım’ demiştir. Belki bu videoyu izlemişinizdir, işte oradaki kişi John Carpenter’dır. Zekası onu sıradan korku-bilim kurgu filmleri yapmaktan uzak tutmuştur. Yönetmenlik konusunda kendisine övgüler yağdıramayacağım; John Carpenter aşırı zeki biri olduğunu ve ne kadar kaliteli işler çıkarabileceğini filmlerinde her daim göstermiştir ama maalesef her defasında da kendini harcamayı başarmıştır. Çok daha iyisini yapabilecekken her defasında kendine çelme takar. İzlediğiniz zaman anlarsınız, potansiyelini -yönetmenlik konusunda- muhteşem bir şekilde harcamıştır hep. Bilim kurgu filmlerindeki otorite eleştirileri, korku filmlerindeki Lovercraft vari hikayeleri ile John Carpenter sinema tarihinin en güçlü ve bir o kadar en değeri yeteri kadar görülmemiş isimlerdendir. Korkuturken ya da gererken bile düşündürmeyi başaran yönetmen sadece They Live ve In the Mouth of Madness filmleriyle bile benim için ve sinema tarihi için önemli bir yerdedir. Kültleşmemiş filmleri, kültleşmiş filmlerinden daha iyidir.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın