Coğrafyanın bir bilim olmasından ziyade insanın hamurunu yoğuran bir birikim olduğunu düşünürüm her zaman. Bu düşünceyi oluşturmamda bana Camille Julian ve Adem’in yaratılış hikâyesi eşlik etti. Julian’ın millet ve toprak ilişkisi bağlamındaki düşüncesi, insanın yaşadığı toplumla birlikte şekillendiğini, insanın üzerinde yaşadığı topraklarla şekillendiğini anlatıyordu. Adem’in yaratılış hikâyesine geldiğimizde de sözlerime şu şekilde başlamak durumunda hissediyorum:  Tanrı, Adem yaratılacağı zaman meleklerine yeryüzünden toprak almalarını emreder. Meleklerden üçü toprak almayı reddeder fakat Azrail, hiç çekinmeden emri yerine getireceğini söyler. Nihayetinde yeryüzüne inerek yeryüzünden çeşitli renklerde toprak alır ve aldığı topraklarla Tanrı katına gelerek görevini tamamlar. Azrail’in getirdiği çeşitli renklerdeki bu topraklar, aynı zamanda insanlığın çeşitli türden olduğunu dile getiriyor.

Bu düşüncelerimi derleyip toparlayarak günümüze bakıyorum. Kimimiz çeşitli yerlerde doğduk. Bursa’da, İstanbul’da, Aydın’da, Rize’de ya da Erzurum’da yahut dünyada bir yerde açtık gözlerimizi. Büyüdük ve huylarımızı, davranışlarımızı şekillendirdik zaman içerisinde. İnsanlara bakarak şöyle değerlendirmelerde bulunduk: Sinirli ve hırçın mizaçlı olanlara Karadenizli ne de olsa dedik; neşeli olanlarına da Trakyalı dedik. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün ancak ben, burada bu durumu bir edebiyatçı üzerinden işlemek istiyorum. Kendisini tanıyoruz, Yabancı’yı okuyup duvarlara baktığımızda suretiyle karşılaştık; Sisifos Söyleni’de onunla yaşamın yaşanmaya değip değmediği üzerine söyleştik; Veba’da ve daha nice eserinde onu sokak sokak gezdik. Eserlerinden okuduğumuz kadarıyla onun hayat çizgisi hakkında fikir sahibiyiz fakat onu sokak sokak gezerken onun toprağını alıp kokusunu içine çektik mi? Bu soruyu sorarak Albert Camus hakkındaki söyleyeceklerime başlamak istiyorum.

Bildiğimiz üzere, kitaplarını okuyup onun ardından yaptığımız okumalar ve keşiflerden deneyimlediğimize göre Albert Camus, 1913 yılında Cezayir’de dünyaya gözlerini açmıştır. Doğduğu coğrafya, Cezayir, onun ileriki yaşlarında hem ruhunu yoğuracak; hem de eserlerinin mayasına karışacaktır. İspanyol bir anneden doğan ve Cezayirli babadan olan Camus, doğduğu yerlerin sefaletini tenini yakan bir güneş gibi üzerinde hissetmiştir. Nitekim kendisi de şöyle demektedir:

‘’Sefalet güneş altında ve tarih içinde her şeyin yolunda olduğuna inanmamı engellemişti; güneşse bana her şeyin tarihten ibaret olmadığını öğretti.’’

Buradan okuduğumuza göre Camus’nün bize şunu söylediğini anlıyoruz: Sefalet, Camus’ye öğretmen olup kendisine acıya saygı duymayı, yoksullarla dayanışma içinde olmayı öğretmişti; fakat burada bir öğretmen olarak sefalet, bu dayanışmanın sınıfından kopan ve kendini affettirmek için tazminat ödemek zorunda hisseden burjuvazinin hırçın dayanışması değildir.

Toprağı Cezayir’de sefaletin rehberliğinde ilk derslerini gören Camus, İspanyol annesi yoluyla da annesinin kültürüyle yoğrulacaktır. Nitekim İspanyollar, yoklukta bir asalet ve onur, ölüm karşısındaysa meydan okuma hisseder. Bu noktadan sonra aklınızı okuyabiliyorum: ‘’Sisifos’ta da ölüme bir meydan okuma vardı, Camus tam da bundan bahsetmiyor muydu?’’ dediğinizi duyuyor gibi oluyorum. Camus’ye Sisifos Söyleni’yi yazdıran İspanyollardan gelen o ölüme meydan okuyan tavırdır. Düşünsel anlamda dürüstlüğe sahip olan Camus, kendisine zarar veren bir Kastilyalı gururundan söz eder. Bu gurur da biz okurlara tanıdık gelecek: Biz bu duruşu Başkaldıran İnsan’da okuduk. Cümleyi okuduktan sonra şu soruyu acaba sormakta bir sakınca duyuyor muyuz: Camus’nün eserlerini okuduğumuzda onun sokaklarından aldığımız topraklara dokunuyor olmuyor muyuz?

Buraya kadar okunduğunda cevabımız elbette ki olumlu olacaktır. Camus’nün ölüme meydan okuyan tavrında Cezayirli sürgünlerin dik başlılığını da görüyoruz. Çünkü biz Camus’ye baktığımızda soğukla ve güneşle paramparça olan bir kişi görürüz. Bu özelliğini yazdığı satırlarda çok rahat görebiliriz. Yalnızca Camus’nün sokaklarında aheste revan yürüyen kâşif arzusunu içimizde duyalım, o zaman bu detayları yakalayacağız. Bu detaylar, bize Camus’nün hamuru hakkında fikir verecek. İş, iyi bir okuyucu olup o detayları yakalayabilmekte, söylediğim üzere.

Camus, Cezayir’de büyüyüp serpilmeye başladığı zaman yazın hayatına katılır. Yazın hayatı ona coğrafyasının kendisine kattığı kadar kendisine bir şeyler katar. Ölüme meydan okuyan bir tavrından söz ettiğimiz Camus, Goethe gibi yaşama sevincini dile getirmek istiyordu fakat bunu kayıp bir yoksulluğun romantizmini içermeyen bir özlemle yapmak istiyordu. Fakat yine burada kendisine öğretmenlik etmiş olan sefalet ve de ilhamını aldığı ışık dolu dünya devreye girer. Buraya kadar okuyorum yazdıklarımı ve ekleyecek bir cümlem daha olduğunu fark ederek sorma ihtiyacı duyuyorum: Yaşadığımız coğrafya, bizi şekillendirdiği kadar bizi şekillendiren coğrafyamız ile biz kişi olarak insan vasfımızla düşünme ve de düşündüklerimizi sözle ifade etme, kelimelere dökme olanağını da gerçekleştirmiyor muyuz? Söylediğim cümleyi kısaltarak daha açık bir dille sormak istiyorum soruyu: Hamurumuzu yoğuran coğrafya, yazdığımız eserlerin hamurunu da yoğurmuyor mu?

Cevabımız, evet olacaktır çünkü onda Cezayir’in ve İspanyol topraklarının hamurundan, Kastilyalı gururun hamurundan bulunduğunu hatırlıyor olmalıyız. Bu hatırlayış, sorduğumuz soruya verilen cevabı evetleyecektir. Ancak bir şey daha eklemeliyiz: Sadece coğrafyalar bizi şekillendirmez, okuduğumuz eserler de bizi şekillendirir. Eserleri okurken yazarları sokak sokak gezeriz ve bu gezi esnasında onların toprağının kokusunu alırız. Plotinos ve Aziz Augustinus üzerine yazdığı tezle onun tezine dâhil ettiği aktörlerin ikliminde dolaştığını kestiririz. Öte yandan da yaptığı okumalar, hele ki Jean Grenier’in yönlendiriciliğinde yaptığı okumalardaki gezintileri Camus’nün hamurunu yaşadığı coğrafya kadar yoğurmuştur, demeyi yerinde buluyorum.

İnsan, bir coğrafyada doğar ve yaşamını sürdürmeyi öğrenir, yaşama sanatını icra eder ve ölüm denen gerçeğe yürür. Camus de bunun bilincindeydi ve kendisi şöyle diyordu:

’Eylem, her şeydir, şan ise hiçbir şey. Her hâlükârda yazar olması gerekiyorsa, düşüncesini ve yaşamını ifade etmek için olacaktır. Büyük bir sanatçı her şeyden önce yaşamasını iyi bilen biridir.’’

Bu sözünü düşünsel bir dürüstlükle söylemiş ve nitekim yaşamayı iyi bilen biri olmak için uğraşmıştır. Gazetelerde yazılar yazıp yayımlar, birtakım hareketlerin içinde olup orada kendini gösterir; o sırada adından söz ettirecek eserler yazar ve bu faaliyetleri onu işleyip durur. Bu işleniş sırasında tanıdığı insanlar, ötesinde insanların coğrafyaları, Camus’yü de yoğurmaz mı, diye sormak geliyor aklıma.

Şu şekilde cevaplamak istiyorum: Yaşadığımız coğrafya kadar, kitaplarını okuduğumuz insanlar, iletişim içinde olduğumuz insanlar ve onların coğrafyaları da bizi yoğurur. Albert Camus de nitekim yaptığı okumalarda okuduğu yazarların, katıldığı hareketlerde ilişki içinde olduğu varlıkların coğrafyalarında gezmiştir. Fakat Camus’yü asıl şekillendiren, Cezayir’in iklimi, İspanyolların asaleti ve meydan okuyuşudur. Unutmayalım şunu bir de: Kastilyalı gururu. Cümlelerime bir cümle daha eklemek istiyorum şimdi. Fakat bu cümle hem yazımı, hem de söylediklerimi bitirecek: İnsanları yaşadıkları coğrafya ile ya da daha genel bir şey söylemek gerekirse rastlantısal, kendinde olan özellikleriyle tanımlamakla biz doğru bir şey yapıyor muyuz? Böyle yaparak o insanı kendi bütünlüğünde ele almaktan uzaklaşmıyor muyuz?

Evet, bunu yapıyoruz. İnsanı, yaşadığı coğrafyayla, rastlantısal, kendinde olan özellikleriyle nitelendirmek, onu bütünlüğüyle kavramaktan uzaklaştırıyor. Kişi olarak insanı, dünya içinde olan, varlığıyla ilişki içinde olan bir insanı bütünlüğüyle ele almak istiyorsak onu tüm sıfatlarından azade ederek ele almalıyız. Dünya üzerinde gerçekleştirdiği olanaklarıyla, yaşantı ve eylem olanaklarıyla ele almalıyız. Nitekim başta Camus olmak üzere insanları yaşadıkları coğrafyadan ayrı düşünemeyiz fakat Camus özelinde ben düşünmemiz gereken bir şeyi burada söylemek istiyorum: Camus, Cezayir topraklarında doğmuş bir insandır ancak bu doğumuyla birlikte yaşantı ve eylem olanaklarını gerçekleştirmek için etrafıyla, kendisiyle sürekli ilişki içersinde olmuştur. Demiştim, coğrafya insandan ayrı tutulamaz diye, şimdi söyleyebilirim ki Camus, yaşadığı coğrafya ile ilişki içinde olarak da yaşamayı iyi bilen bir insan olmuştur. Yaşadığı coğrafya ona kendini bilmeyi, yaşamayı bilmeyi öğretmiştir. Camus, yaşamayı iyi bilmenin önemini vurgularken aslında bize şunu da söylüyor: Yaşamayı bilen, kendini bilen, etrafıyla, insanlarla ve kendiyle ilişki kurup sınırlarını çizerek kendini bilme etkinliğini başarıyla gerçekleştiren kişidir, diyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın