Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü kazanan şaheseri Bir Zamanlar Anadolu’da, hayatımın en özel filmi sanırım. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan sinemasıyla ilk tanıştığım film ve benim için hala en iyisi. Keskin gerilim ve uzlaşmazlık anlarıyla, geçmişteki talihsizlikler üzerine kara kara düşünen ve nostaljiye kapılan karakterleriyle insanımızı mükemmel yansıtan bir film. Küçük hesapların dolambaçlı karmaşıklığında boğulan, varoluşunun sonuçları kendisine musallat olan toplumumuzun portresi.

Birkaç taşra bürokratının tüm geceyi bir cesedi arayarak geçirmesini konu alan Bir Zamanlar Anadolu’da, polisiyeye yakın dursa da tür sinemasının kalıplarını alt üst eden bir yapı kuruyor. Karakterlerin cesedi ararken yaşadıkları ve konuştukları üzerinden evrensel bir insanlık panoramasına dönüşüyor. Taşra yine çıkışsız bir mekan olarak resmediliyor. Geniş boşluklar, sırları gizleyen bir uzama dönüşüyor.

İlk sahnede konuşmalarını duyamadığımız üç adamı izleriz bir atölyenin camından. Sahnedeki bulanıklık film boyunca karakterlerin bulmak için telef oldukları ‘hakikatin’ imkansızlığını vurgular niteliktedir. Köpeğin havlaması ve gök gürültüsü aslında yönetmenle özdeşleşse de tekinsiz bir atmosfer yaratır sahne bağlamında. Sonrasında Kiyarüstemi filmlerini andıran uzun geniş düzlüklerde yol alan bir konvoya tanık oluruz. Manda yoğurdu üzerinden ego ve erillik patlamalarıyla dolu bir hiyerarşi ekrandan akmaya başlar. Yoğurt savaşları sürerken kadrajın tam ortasında varoluşunun karanlığında uyuyakalan Kenan’ın vaziyeti oldukça acınasıdır. Filmin esas dert edindiği namevcudiyetlerin, belirlenmemişliğin, ıssızlığın tortusu Kenan’ın yüzünden okunur. Cesedi bulmak için bir avuç bürokratı gece boyunca oradan oraya sürükleyen Kenan, ortamın kendisini bir gerilim ögesine dönüştürür. Bürokratlar arasındaki sonsuz uzlaşmazlık döngüsü filmin tamamına nüfuz eder.

Kenan’ın cesedin yerini bir türlü hatırlayamaması üzerine savcı, faturayı komiser Naci’ye keser. Karakterleri saran hınç ve kinin ilk sinyallerine rastlarız Naci’de. Arkadan konuşmalar, soğuk bakışlar, alaycı gülümsemeler her ana yayılır. Nuri Bilge Ceylan’ın ilk uzun metraj filmi Kasaba’nın “İnsanları ve onların küçük hesaplarını anlamıyorum, ruhuma yabancı ve boğucu buluyorum,” sözleri zaten Bir Zamanlar Anadolu’danın çürüyen toplumumuza getirdiği eleştiriyi çok güzel vurgular. Klasik anlatı yapısından uzak olan filmde ceset gitgide önemsizleşir. Yavaş yavaş karakterlerin iç dünyalarına girmeye başlarız. Doktor Cemal karakteri, Nietzsche’nin modern insanının tipik örneğidir aslında. Arap ile konuşmasında içindeki hiçlik duygusunu açığa vurduğu sahnenin etkisi sarsıcıdır.

“İğdebeli’ne yağmur yağıyor, yağsın. Yüzyıllardır yağıyor, ne fark eder? Fakat bundan sadece 100 yıl sonra bile Arap, ne sen ne ben ne savcı ne komiser… Yani şairin dediği gibi “gene yıllar geçecek ve geride benden bir izi kalmayacak. yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.”

Bir Zamanlar Anadolu’da, bana göre yönetmenin en ‘karanlık’ filmi. Buna karşın yukarıda bahsettiğim ‘küçük hesapların sineması’ öyle harmanlanıyor ki, kasveti delip geçen mizahi bir yön çıkıyor karşımıza. Biteviyeliğin, melankolinin hakim olduğu sahnelerin arasına serpiştirilen -savcının prostatının dedikodusu, Arap’ın topladığı kavunları bagajdaki cesedin yanına atması gibi- ‘komik’ anların oluşturduğu tezat bambaşka bir hava katıyor filme. Birisi ele cuk oturan otopsi aletleri istiyor, öbürü kola. Savcı Nusret’in “Kasap et derdinde koyun can.” sözleri filmi özetleyen anlardan yalnızca biri.

Cesedi bulma arayışı devam ederken, savcı ile doktor öleceği tarihi bilen ve o gün ‘küt diye’ ölen bir kadın üzerine konuşmaya başlar. Cemal hikayeyi deşmeye niyetlense de mücavir alanı fetişine sahip jandarma görevlisinin bisküvi ikramı ve komiser Naci’nin Kenan’ı dövmeye başlaması üzerine gerilim sekteye uğratılır. Savcı, komiseri “böyle Avrupa Birliği’ne giremeyiz” modunda sakinleştiredursun, Ceceli’ye hangi yoldan gidileceğini tartışırken arpa boyu ilerleyemeyen ‘geleceğimiz’ çürük elmaların yanına yuvarlanır yavaş yavaş… Akabinde sürecin uzaması ile sevimli bürokratlarımız Arap’ın karısının köyüne gider. Onları evinde misafir eden muhtar hazır yakalamışken savcıdan köye gasilhaneli bir morg yaptırmak için yardım ister. Muhtarın kızı Cemile’nin misafirlere çay dağıttığı o an da çok katmanlı okumalara açıktır. Taşranın ıssızlığını, eril katılığını delip geçen Cemile’nin ‘ışığı’ özellikle Kenan üzerinde derin etki bırakır. Uzun zaman önce yitip gitmiş masumiyetine toslar belki de o güzel yüzde. Usulca ağlamaya başlayan Kenan için gerçek-hayal çizgisi de bulanıklaşır. Karakterlerin gölgelerinin duvara yansıması Platon’un mağara alegorisini de hatırlatır.

Savcı ve doktorun arasında geçen ‘kendi ölümünü tahmin eden kadın’ konuşması film boyunca keskin gerilimi doruklarda deneyimlediğimiz anlardır. Savcının ‘bir arkadaşının karısı’ üzerine anlattığı hikayede rasyonelliği her şeyin önüne koyan doktor Cemal, ona her seferinde karşı çıkarak savcının içinde kopan fırtınaları da açığa vurur. Filmin son sahnesinde Cemal, aşırı dozda alındığında kalp krizine neden olan ilaçlardan bahsettiğinde Nusret’in ızdırabı iyice artar. Her ne kadar kendisi “İhanet bile sayılmaz” diyerek işin içinden çıkmaya çalışsa da karısını aldatmış ve intiharına neden olmuştur. Cemal konuştukça Nusret’in huzursuzluğu ve -belki de kendine- beslediği kin büyür. Kendini gerçeklerden yalıtan Nusret, bencil ve narsist biridir. Bu durum film boyunca Cemal’e alaycı gülümsemesinde, tutanak tutarken ihtişamlı duruşunda ve kendini Clark Gable’a benzetmesinde ortaya çıkar.

Büyük bir melankoli hissi veren bir başka harika manzara, doktorun fotoğraflara baktığı sahnedir. Bu fotoğraflarda onun geçmişine sızarız. Bol bol kullanılan yakın plan karakterlerin yüzlerinde kendimizi görmemizi ve özdeşleşmemizi sağlar.

Başlarda daha uzun bir sürece yayılması planlanan senaryo, Ercan Kesal ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Bay Lazarescu’nun Ölümü” filminden de ilham alarak hikayeyi sadece bir gecenin içine sığdırma kararı almasıyla son haline evrilmiş. Geniş alanların ay ışığı olarak algılanacak şekilde aydınlatılması gerçekten çok zor olmuş yapım sürecinde. Gökhan Tiryaki’nin enfes görüntü yönetimi, büyüleyici bir renk paleti ve klasikleşmiş Nuri Bilge Ceylan manzaraları çıkarıyor karşımıza. Babasının eski bir taşra bürokratı olması da epey yardımcı olmuş Nuri Bilge Ceylan’a. Muhtar sahnesi, daha önce o bölgede doktorluk yapmış Ercan Kesal’ın -filmin tamamına da etki eden- deneyimlerinden beslenerek muazzam bir gerçeklik barındırır. Filmin senaristlerinden biri olan Ercan Kesal’ın unutulmaz performansı ve Nuri Bilge Ceylan’ın her filminde şahit olduğumuz bol tekrara dayalı titiz senaryo işçiliği ile birleşir ve sinema tarihimizin en özel sahnelerinden birine tanıklık ederiz.

Sabaha karşı bulunan ceset, filmin bizi hazza ulaştırma basamağı değildir elbette. Suç mahallinin kayıtları, olay yerinin Kızılçullu mu Sarıçullu mu olduğu konusundaki şüphelere rağmen bir şekilde tamamlanır. Otopsi sahnesinde adamın diri diri gömüldüğü anlaşılsa da gerçek halının altına süpürülür.

Son sahnede çürüyen toplumumuzun -ya da hakikatin- kanı doktorun yüzüne sıçrar. Bizi ‘pencereden’ dışarı bakmaya yönlendiren finalde kamera, Haneke’nin Saklı filmindeki kadar bariz olmasa da okulu vurgular. Kanın hangi damardan akmaya başladığını usulca yüzümüze vurur. Kendinden başka kimseyi umursamayan, kin ve nefretin ele geçirdiği taptaze bireyler pompalayan okullarımız. Farklı ideolojileri yalıtacak şekilde tasarlanmış muazzam kurumlar. Andrey Zvyagintsev’in Elena filminde beni çok etkileyen bir sekans vardı. Manasız bir sokak kavgasında dayak yiyen acınası Rus gencinin ardından ani bir geçişle yatakta uyuyan bebeği çeker Zvyagintsev uzun uzun… Nur topu gibi bir serseri daha kazanmıştır Rusya. Saklı’nın finali ile birleşince bu üç sahne o kadar çok şey anlatıyor ki günümüze dair. ‘Büyüklerin günahını çeken’ çocuklara dair…

Sonuç olarak Bir Zamanlar Anadolu’da keskin ironileriyle, melankoliden haşarıya ustalıkla geçebilen, muğlaklığın ve ıssızlığın geniş alanında bol bol düşünmemize olanak sağlayan kusursuz bir başyapıt. Kiyarüstemi’den Çehov’a birçok sinematik ve edebi referans barından telaşsız ve derdi olan bir ‘masal’. Evrensel bir dile ulaşmayı başaran Bir Zamanlar Anadolu’da geçtiğimiz yıllarda BBC Culture’ın 21. yüzyılın en iyi 100 filmi listesinde de kendine yer bulmayı başardı.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın