Düşünmenin en kaliteli yolu yazmaktır denir. Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat benim fikrim de bu yönde. İnsan aklı aynı saniye içerisinde binlerce düşünceyle aynı anda meşgul olabilir. Adeta dört bir tarafa fikirlerin uçuşması gibidir bu mevzu. Dolayısıyla bir konu hakkında doğru sonuçlara varabilmek için o binlerce düşüncenin içinde esas olanı yakalamak ve ipuçlarını takip etmek gerekir. Yazmak eylemi ipuçlarının ilkini, yani en önemlisini yakalamayı sağlar. Gerisi artık fikirler ile kalemin yolculuğudur.

Halil Cibran / Khalil Gibran’ın da yazarken yaptığı şey düşünmekti bence. O düşünüyordu, benliğinin bir sonraki mertebesine ulaşmaya çalışıyordu; eserleri bu sürecin bir sonucu oldu. Okurken hissettiklerim bu yöndeydi en azından.

Yazılarımda sanatçıların hayat hikâyelerine yer vermekten hoşlanmıyorum, zira ansiklopedik bilgi diyebileceğimiz bu tarz bilgilere her türlü platformdan rahatlıkla ulaşılabiliyor. Biz bu yazıda “Haberci” kitabını merkez alarak Halil Cibran’ın izini süreceğiz; onun insanlarını, onun hayvanlarını, onun duygularını yakalayacağız.

Bütün kitaplarında bağıra bağıra anlattığı en önemli kavramı sevgidir Cibran’ın. Hatta denilebilir ki onu ve eserlerini bize bağışlayan sevgi olmuştur. Cibran sevdi; insanları, hayvanları, doğayı, yaşamı, nefreti, kötüyü ve iyiyi, kadını ve erkeği… O sevdi ve severken de muhteşem eserlere imza attı. Peki, onu sevgiyle tanıştıran, sevgiyi hayatında merkeze alması gerektiğini düşündüren kimdi? Selmâ Karâme… Gençliğinde tanıdığı ilk aşkı. Onda gördüğü sevme ve sevilme asaletinin ömür boyu peşini bırakmadığını adım adım görebiliyoruz. Daha sonra, hiç görmeden sevdiği Mey Ziyâde ile olan dostluğunun derinliğini görüyoruz, ona yazdığı mektuplarında. Ve elbette hepsinden öte ailesini, özellikle annesini; annesinin acılarını, gözyaşlarını, gerçekleştiremediği hayallerini çok sevdiğini anlıyoruz. Demek ki Cibran’ın sevgi anlayışını aldığı en önemli unsur hayatındaki kadınlar olmuştur.
Cibran Halil Cibran’ın Eserlerinde Beşerî Ve Evrensel Sevgi makalesinde “Cibran’a göre sevgi; insanı bu dünyada mutlak gerçeğe ulaştıracak olan aydınlık yollardan biri olup kökleri derinde olan engin bir kavramdır.” diyen Sultan Şimşek, yine Cibran’a göre sevginin “hayatın bütün alanlarına yayılan sınırlandırılamaz bir enerji, bir güç kaynağı” olduğunu söyler. Cibran’a göre sevginin işlevleri de vardır. Bu işlevleri de Şimşek makalesinde şöyle sıralıyor;

“İnsanlığın ruhunu süsler, ondan kötülüğü çıkarıp atar ve asil duyguları geliştirir. Sevgi evrensel kardeşliğe doğru yol alan ve insanı yüceliklere yükselten bir yoldur. Sevgi ve aşk insanı halden hale sokar ve sarsar. Ancak bunu insanın ruhundaki kirleri, pasları ve tozları silkelemek için yapar.”

Sevgiyi evrensel olarak ele alan Cibran, bu konuyu en güzel şekilde The Prophet / Nebi adlı kitabında anlatıyor.

Haberci kitabında Cibran bütün varlıkları dillendiriyor. Ya da düşünürken duyduklarını doğrudan aksettiriyor? İnsanlara habercinin kim olabileceğini anlatıyor. Her hikâyede bir haberci icat ediyor. Herkes, her şey birilerine veya birbirlerine bir şeyleri haber veriyor. Kitabın ismi bu sebeple mi Haberci diye sorarsanız, bence hayır; kitabın adı yalnızca ilk hikâyenin ismi nedeniyle Haberci’dir. Fakat incelendiğinde görüyoruz ki her şey, herkes birer haberci; bütün varlıkların söyleyecekleri var. Onları duymak için kulak vermek yeterli… Fakat bütün söylenecekleri bize söyleyecek olan ilk kişinin kendimiz olduğunu söylüyor.

“***Gerçek şu ki: biz her zaman kendi habercilerimizdik ve bundan sonra da kendi habercilerimiz olarak kalacağız. Ve topladıklarımızın ve toplayacaklarımızın hepsi el değmemiş tarlalarda hayat bulacaklar. Biz hem tarlalar hem çiftçiyiz, hem toplanan hem toplayanız. ***

Sen kendinin habercisisin, bahçe kapısının aralığından sızan yabancısın sen. Ve ben de her ne kadar o bahçede ağaçların gölgesinde oturan ve hareketsiz halde görünen biri olsam da kendimin habercisiyim.”

Baktığımızda Cibran’ın eserlerindeki ilk insanı hep kendisi olmuştur. Bütün yanlışlar ve doğruların başında “ben” der. Bunu yaparak verdiği mesaj çok açıktır; kişi doğrusunu da yanlışını da, iyisini de kötüsünü de kendisi bilir ve kendisi bulur. Hepsinden ancak kendisi mesul olabilir. Bu yüzden en çok kendi sesini duyarız onun.

Ermişler vardır onun eserlerinde, bilgeler. Onların söyleyecekleri çoktur ama çok susarlar. Zaman zaman uzun konuşmaları da olur ermişlerin ama biz bu konuşmalarda isyan duyarız. Duygularını haykırdıkları zamanlarda sözcüklerini kısıtlamaz Cibran ermişlerin. Cibran’ın en önemli insanlarıdır eserlerinde onlar. Kimi zaman bir çölü geçmekteyken uzaktan görünür, Sharia kentinde bir hayalperesti selamlarken. Kimi zaman bir ormanda inzivaya çekilmiş bir kral olarak karşımıza çıkar. Kimi zaman etrafındakileri “kül edecek ateş” olan kraliçesinin dizinde uyuyan bir kedidir ermiş… Bazen açıkça kendini belli eder, bazen de sessizce kenarda fark edilmeyi bekler.

Cibran’ın hayalperest insanları vardır. Ama bildiğiniz gibi bir hayalperestlik değildir. Öyle bir hayalperest ki iyi bir dünyada yaşadığını sanıyor. Hikâyesindeki hayalperest; restoranı ibadethane, servis görevlilerini kralın köleleri, yemekleri ikram, cezayı ödül, aşağılanmayı onurlandırma sanıyor; geldiği yabancı şehri hayaller ülkesi olarak adlandırıyor… Bu sebeple Cibran ona “Tanrının Budalası” adını veriyor.

“Dostum! Dostum! Biz neredeyiz? Yüreğin arzu ettiği kent bu kent mi? Görkemli ve lezzetli ziyafetler verenler bunlar mı? Şanslı konuklarını saraylarda ağırlarlar, kentin prensleri bu konuğa eşlik eder ve kralları bu şanslı konuğun boynuna bir madalyon asar ve ona kentin cennetten gelen konukseverliğini gösterirler… Bu kent burası mı?”

Diyerek heyecanını haykıran hayalperest karşısında adeta insanlığımızı yüzümüze çarpıyor. Bizi “mutlak gerçekliğe ulaştıracak” sevginin üzerinde nasıl tepindiğimizi gösteriyor, asil duygulardan söz eden Cibran…

Hırsızlar ve eşkıyalardır onun insanları. Öyle eşkıyalar ki huzura mutluluğa silah çekiyor; öyle hırsızlar ki dürüstlük ve sevgi çalıyor. Ve arkadaşlar, dostlar görürüz onun insanları arasında; kötülüğe uğrayan dostlarına “iyi misin?” demek yerine hırsıza nasıl fırsatlar verdiğini eleştiren. Arkadaşları onlara acı acı şöyle yanıt veriyor:

“Beyler, atın çalınmasında benim hatalarımı, benim eksiklerimi sayıyorsunuz. Ama ne gariptir ki onu çalan hakkında hiçbir şeyi dile getirmiyorsunuz.”

Cibran’ın insanları merhametlidir de aynı zamanda, şefkatlidir. Kötülere karşı bile… Ölümünün son anlarında başucunda dönen akbabadan onu beklettiği için özür dileyen insanları vardır. Ve dar düşünceli insanları da vardır. Bütün insanları iyi ve kötü yönleriyle seven bir adamın samimiyetine güvenmeyen, onu sahtekârlıkla suçlayan insanlar… bu insanların sevgi adamını kötülük maskesini taktığında sevdiklerini görüyoruz. Bu tavır karşısında adam onlara gerçeklerini haykırıyor:

“***Ve beni seviyorsunuz. Üstünüze inen kılıçları ve göğsünüzün özlemini çeken okları seviyorsunuz. Çünkü yaralı olmak içinizi rahatlatıyor ve sadece kendi kanınızı içtiğinizde sarhoş oluyorsunuz.***”

Evet, bizler ancak kendi kanımızı içtiğimizde sarhoş olanlarız. Bunun bir başka boyutu da melankoliyi erdemli olmak sanmaktır esasında. Günümüzün hastalığı desek rahatsız olur musunuz?

Cibran’ın her türden, her huydan, her ırktan insanları vardır. Masum insanlar, kırgın insanlar, umutlu insanlar, vahşi insanlar, şehvetli insanlar, acı çeken insanlar, farkındalığın esaretini yaşayan insanlar… Cibran okuyunuz, kendinizi göreceksiniz. Kendi sefaletimizi, kendi vahşetimizi göreceğiz. Onun dediği kadar vahimdir durumumuz. Değişebilir miyiz diye sorarsanız, bilmiyorum. Bilen oldu mu onu da bilmiyorum. Fakat Kıraç’ın da dediği gibi, her şeye rağmen;

“Umudun kaybedip pes etmek olmaz.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın