17.yüzyılın başlarında İspanya himayesinden kurtulan Hollanda, ticaret filolarının en uğrak yerlerinden biri haline gelmişti. Yükte hafif, pahada ağır olan değerli birçok maden ya da ürün burada kendine bir sürü alıcı buluyordu.

Bunun yanı sıra tüm Flaman ülkelerinde din önemli bir noktadayken, yeni doğan bir mezhep sayesinde Hollanda’da sanat dinden uzaklaşıp daha bireysel konulara değinmeye başlamıştır. Martin Luther öncülüğünde ortaya çıkan bu mezhep, Tanrı ile kul arasında aracı sayılan kilisenin birçok yaptırımına son veriyor,  Tanrı’ya karşı tüm sorumluluğun birey ve onun  vicdanıyla alakalı olduğunu savunuyordu. Böylece diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi resim sanatında da konular Kutsal Kitap’tan soyutlanmış sanatçılar, daha beşeri meselelere değinmeye başlamışlardır.

1606 yılında doğan ressam Rembradt da, böyle bir iklim içinde yetişmiştir. Leyden’de doğan sanatçımız, değirmenci bir ailenin altıncı çocuğudur. Bir Latin okulunda öğrenim hayatına başlamış fakat resim çizme tutkusu yüzünden sık sık cezaya çarptırıldığı bir eğitim hayatına maruz kalmıştır. Ancak babası Van Rijn, oğlunun bu yeteneğine hiç kızmamış aksine kendisiyle gurur duymuştur. Mesela bir gün değirmenlerinin fareler tarafından istila edildiğini öğrenen Van Rijn ailesi, telaşlı bir şekilde onlarla savaşmaya giderken, Rembrandt her zamanki gibi eline kağıt kalem alıp bir kenara çekilmiş ailesinin farelerle olan bu zorlu  mücadelesini resmetmeye çalışmıştır.  Artık Değirmenci Van Rijn, her ne kadar oğlu için kafasında tasarlamış olduğu idealin dışında bir mesleğe eğilimi olsa da duruma itiraz etmemesi gerektiğini iyice kavramıştır.

On dört yaşındayken okuldan alınıp bir ressamın yanına verilen sanatçımız, bir süre sonra Amsterdam’a gitmiş orada da resim eğitimine devam etmiş ve sonra tekrar Leyden’e dönmüştür. Burada bir süre bağımsız olarak çalışan Rembrandt, bu süreçte gravüre odaklanmış ve birçok başarılı eser yaratmıştır. Bakır gravür alanında yeteneğini keşfetmiş ve son derece hızlı bir şekilde eserler ortaya koymuştur. Bu dönemde tercih ettiği konular genellikle Kutsal Kitap’tan olsa da portreler üzerine de çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalarının aslında en önemli özelliği, sanatçının ilk Chiaroscuro denemelerine hizmet etmiş olmalarıdır. Işık ve gölge üzerine eğilerek gerçekçi ve üç boyutlu görseller elde etmek amasıyla ortaya çıkan bu teknik, Rembrandt resimlerinin temelini ortaya çıkarmıştır. Öyle ki sanatçı, resimlerini yaratmadan evvel belirlediği kompozisyonun gravürünü yapar. Böylece resmin ışık- gölge değerlerini önceden görür ve işleyeceği konuyu zihninde netleştirebilir.

Gravür sanatı, aslında İtalya’da popüler bir sanat dalıydı. Fakat bu dal, asıl değerini Rembrandt sayesinde kazanmış günümüze kadar ulaşmıştır. Öyle ki ortaya koyduğu bir çok eserini çoğaltabilmek adına yardımcılarla çalışmıştır. Mesela sanatçının en çok bilinen gravürlerinden Lazarus’un Dirilişi, bu çoklu çalışmanın örneklerinden biridir.

1634’te zengin bir ailenin kızı Saskia van Uylenburgh’la evlenen Rembrandt, şaşaalı bir yaşamın kapılarını aralamış oldu. İlk olarak dönem sanatçılarının yaşadığı Yahudi mahallesinde bir konağa taşındı. Böylece ismini, yavaş yavaş sanat dünyasına ve dönemin zengin zümresine duyurmaya başladı. Hemen her gün kapısına her çeşit insan geliyor ve kendi portrelerini yaptırmak için sıraya giriyorlardı.

Yaklaşık iki yıl sonra sanatçımız, birçok eserinde resmettiği annesini kaybetti. 1642 yılında da  çok sevdiği karısı Saskia öldü. Derin bir acıya gömülen Rembrandt kendini sadece oğlu Titus’a ve sanatına adadı. Kendini tamamen eve kapattı. Titus’u da Gretje Dircx’e emanet etti. Fakat Rembrandt ile Gretje arasında sıkı bir bağ oluşamadı. Ve 1945’te sanatçımız, Hendrickje Stoffels ile tanışınca tüm acılarını unutup yeni bir hayata başladı. Gretje ile ilişkisini kesip Hendrickje’nin konağa, yanına taşınmasını sağladı. Titus’a annelik de yapan Hendrickje, sanatçımızın ilham kaynağı olmaya başladı.

Ancak bir süre sonra, 1950 yılında, Hollanda’da başlayan ekonomik çöküş Rembrandt’ın hayatını alt üst etti. Eskisi gibi siparişler alamadığı için borçlarını ödeyemedi ve karısıyla çocuğunu alıp herkesten uzak bir yere taşındı. Ancak yaşadıkları kendisine çok ağır gelmeye başladı. Odasına kapanıp günlerce resim yapıyordu. İnsan içine çıkamadığı için ne sipariş alabiliyor ne de eserlerinin satışlarını gerçekleştirebiliyordu. Bir süre sonra bu görevi karısıyla oğlu üstlenmeye başlamıştı ve onlar sayesinde ressam, iyi kötü siparişler alabiliyordu.

Ancak asıl felaket 1664 yılında gerçekleşti. Rembrandt, canından çok sevdiği eşi Hendrickje’yi kaybetti. Karısının ölümünden çok kısa bir süre sonra da oğlu Titus öldü. Sadece Hendrickje’den olan kızı Cornelia hayatta kalmıştı. Art arda yaşanan kayıplar nedeniyle iyice çöken sanatçımız, yaşı ilerlediği ve eski enerjisini de kaybettiği için sipariş alamamıştır. Dolayısıyla mali durumu da bozulmuştur. Amsterdam’ın kenar mahallerinden birinde küçük karanlık bir odaya taşınan Rembrandt, 1669 yılında hayata gözlerini yummuştur.

1Anatomi Dersi (1632)   

Ressamın en bilinen tablolarından biri olan Anatomi Dersi, Amsterdam Cerrahlar Loncası’nın siparişi üzerine resmedilmiştir. Rembrant’ın ilk grup portresi olarak tarihe geçen tabloda, dönemin modern anatomi araştırmalarını başlatan Dr. Tulp’un yedi lonca üyesine verdiği eğitim resmedilmiştir. Kadavra, palto çaldığı için idam edilen Adriaen Adriaansz’a aittir. Dr. Tulp, bir eliyle kadavranın  kolunun tendonlarını foreps denen bir malzemeyle tutarken diğer eliyle parmakların nasıl büküldüğünü gösterir. Piramit oluşturarak toplanan lonca üyelerinden bir tanesi direkt izleyiciye bakarken diğerleri sağ altta bulunan Adreas Vesalius’un De Humani Corporis Fabrica adlı ünlü tezine bakar. Aynı zamanda Dr. Tulp’un sözlerine de odaklanmışlardır. Son derece koyu tasarlanan arka planla, kadavranın ten rengi ve lonca üyelerinin soluk yüzleri büyük bir tezatlık oluşturmaktadır. Arka planın bu şekilde nötr resmedilmesi, tamamen figürlerin ortaya çıkması içindir. Özellikle kadavradan yayılan ışık, bu figürün resmin odak noktası olduğunu nitelemektedir.

2Oturan Kadın Portresi (1632)

Rembrandt’ın en şaşalı dönemlerinde resmettiği bu eseri, sanatçının insan yüzü ve hareketleri üzerine çalıştığı en önemli eserlerinden biri olarak bilinir. Model, idealize edilmiş bir tip değildir. Aksine kadın, tüm noksanlarıyla verilmiştir. Çünkü Rembrandt, diğer portre ressamlarının tersine resmettiği kişilerin dış görünüşlerinden ziyade ruhlarını keşfetmeye çalışmıştır. Onun için portre, realiteden ziyade his ve hayalin karışımıdır. Resim ilk bakışta tipik Flemenk portresi gibi görünse de eserde bulunan ışık- gölge oyunları, modelin pozunun daha hayat içinden olması gibi örnekler sanatçıyı diğerlerinden ayırmaktadır.

3Samson’un Kör Edilmesi (1636)  

Rembrandt portre çalışmalarının yanı sıra Kutsal Kitap’tan konular da işlerdi. Samson’un Kör Edilmesi adlı eseri bunun en iyi örneklerinden biridir. Gücünü saçlarından alan Samson’un saçlarının kesilmesi ve kuvvetini yitirmesiyle gözlerinin dağlanması kompoze edilmiştir. Temelinde Kutsal Kitap konusu olan Samson miti, Rembrandt’ın realist üslubuyla birleşince son derece başarılı bir eser ortaya çıkmıştır. Kendinden önceki ya da çağdaşı olan meslektaşları İncil’den ayıklayıp konu edindikleri bu tarz efsaneleri genellikle ihtişamlı bir tarzla sergilerlerdi. Figürler çok güzel veya çok yakışıklı olurlardı. Ancak Rembrandt, yaygın olan bu üsluptan kendini soyutlayıp tüm figürleri sıradan insanlara benzetmiştir.

Resme barok etkiler hakimdir. Mağaranın girişinden içeri gelen ışık, tamamen acı çeken Samson’un üzerindedir. Figürler aracılığıyla oluşturulan üçgen kompozisyonun odak noktası ise dayanılmaz acı çeken Samson’un bükülmüş ayağıdır. Sanatçı, resmin arka planında bulunan, saçları kesip kaçmaya çalışan ve vahşeti, ihtirası temsilen tablodaki yerini alan  Dalila figürü için eşi Saskia’yı model almıştır.

4Susanna Banyoda (1637)

Rembrandt da hemen her ressam gibi insan anatomisine ilgi duyar çıplak figürleri resimlerine konu edinirdi. Gençlik dönemlerinde çizdiği nü resimlerin figürleri genellikle iri yapılı, şişman karakterlerdir. Ancak eşi Saskia ile tanışıp kendisini model olarak resimlerine almasıyla üslubunda değişimler oluşmuş daha minyon figürler yaratır hale gelmiştir. Sussana Banyoda adlı eseri buna örnek tablolardan biridir. Karanlık bir fonun ortasına yerleştirilen Sussana, resmin tek ışık kaynağıdır.  Arka plandaki, banyo yapan çıplak kadını gizlice izleyen iki yaşlı adam, fonun karanlık atmosferine uyum sağlamıştır. Bu yüzden son derece güçlükle seçilebilmektedirler. Caravaggio’nun ışık- gölge üslubu resmin geneline hakimdir.

5Gece Devriyesi (1642)

Rembrandt’ın Amsterdam Keskin Nişancılar Loncasının siparişi üzerine yaptığı Gece Devriyesi, yarattığı döneme de, günümüze de damgasını vurmuş bir eserdir. Siparişe göre resmin konusu, Yüzbaşı Banning Cocq ve ekibinin kahramanlıkları olmalıydı. Fakat Rembrandt, sipariş edilenin aksine üyelerin hepsini rütbe farkı dahi gözetmeksizin resme sıralamıştır. Alışılanın aksine figürler, bir masanın kenarına toplanmamış, resmiyetsiz bir şekilde kaynaşırlarken gösterilmiştir. Dolayısıyla sahnenin esrarla yahut kahramanlıkla hiçbir alakası yoktur. Tüm üyeler gündelik hareketleriyle resmedilmiş olabildiğince sıradanlaştırılmıştır.  Bunun üzerine lonca üyeleri, ortaya çıkan bu eserden hiç memnun kalmamışlardır.

Fakat bu eser, sanat tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. Rembrandt’ın ışık- gölge oyunları üzerindeki başarısı bu resimde kendini göstermektedir. Resmin karanlık arka planı ile aydınlık resmedilmiş figürler arasında oluşan tezatlık, yine sanatçının imzası niteliğinde eserde göze çarpmaktadır.

Esere Gece Devriyesi isminin verilme sebebi belki de resmin arka planının karanlık olmasıdır. Ancak resmin geneline hakim olan hava daha çok bir öğle sonu gibidir. İşte tam da bu noktada birçok farklı çıkarımlar söz konusudur. Rembrandt hayattayken resim, ”Yüzbaşı Frans Banning Cocq’un Birliği” adıyla anılıyordu. Gece Devriyesi ismiyle anılmaya başlanması 19. yüzyıla gelindiğinde resmin zaten koyu olan bölgelerinin zamanın kiriyle iyice kararmasından kaynaklanıyor. Zaten tabloya baktığımızda gece devriyesine çıkan bir ekipten ziyade akşamüstü atış talimlerine gitmeye hazırlanan bir milis görmekteyiz. Trompet sesinin duyulmasıyla bayraklarını açan, silahlarını kontrol etmeye koyulan bu kalabalık, resmin ön planında bulunan yüzbaşı ve teğmenin emriyle yürümeye hazırlanıyor. Zaten ışık gölge oyunlarını resimlerinin ana unsuru haline getiren Rembrandt, resmedilen ekibi gerçekten gece devriyeye çıkan figürler olarak göstermek isteseydi eserine muhakkak fener ya da meşale eklerdi.

6Hendrickje Stoffels (1656)

İkinci karısı Hendrickje’yi ölümsüzleştirdiği eseri olarak bilinir. Rembrandt daha önce birçok resminde model olarak kullandığı eşini bu sefer tamamen kendi olarak resmetmiştir. Pencere pervazına yaslanmış bir şekilde resmedilen Hendrickje’nin duruşu, günlük hayattan herhangi bir anı gösterir gibidir. Kısacası dönemin beğenilen zoraki pozlarıyla çizilen portreleriyle alakası yoktur. Bunun yanı sıra portre çalışmalarında gerçeklikle birlikte his ve hayal gücüne de önem veren Rembrandt, karısını sevimli, masum ve zarif bir yüz ifadesiyle yansıtmıştır. En olgun dönemlerinde yarattığı bu eseri, sanatçın en sevdiği eserlerinden biridir.

7Sendika Üyeleri (1662)

Yukarda da bahsettiğim ekonomik çöküş döneminin mahsulü olan bu eser, Amsterdam Manifaturacılar Sendikasının İdare Meclisi üyeleri tarafından sipariş edilmiştir. Biz izleyicilere bakar gibi resmedilen altı figür, aslında sendikaya yardım talebinde bulunan bir ziyaretçiyi izlemektedirler. Tabloda görünmeyen bu kişi aslında tüm kent tarafından bilinen bir kişidir. Çünkü sendika meclis üyelerinden biri, saygıyla ayağa kalkmış bir vaziyette resmedilmiştir. Resimde var olsan ışık-gölge oyunları yine çok başarılı bir şekilde ayarlanmış olsa da bu eserinde,  sanatçının diğer grup portreleriyle kıyasladığımızda,  özgün Rembrandt üslubu yerini daha klasik bir çalışmaya bırakmış gibi. Figürler yine anlık hareketleriyle resmedilmiş asla idealize edilmemiş ancak masa etrafına toplanmış ve daha çok eylemsiz bireyler olarak yansıtılmış olmaları bu eseri, önceki grup portrelerinden ayırmaktadır.

8Otoportre (1669)

Daha önce birçok kez otoportre çalışan Rembrandt’ın en başarılı, en doğal eseri olarak bilinir 1669’da yaptığı kendi resmi. Onca yaşadığı sıkıntının üzerine bir de karısı Hendrickje’yi ve oğlu Titus’u kaybetmenin verdiği acıyla hayata boyun eğen bir Rembrandt görürüz tabloda. Zaten sanatçının kendisini, insan hayatı manzarasına gülümseyerek bakan Yunan filozof Demokritos olarak resmettiği söylenmektedir. Resmin en etkileyici noktası yaşlandığını sadece kırlaşmış saçlarından anladığımız Rembrandt’ın azim dolu, dokunaklı yüzü olmuştur. Işık-gölge oyunlarını önceki eserlerinde olduğu gibi zıtlıklarla vermemiştir. Daha ölçülü lekelerle, daha olgun bir üslup oluşturmuştur.

Rembrandt, bu otoportresini öyle çok sever ki ,kenar mahalledeki küçük odasında, her gün bu eserinin karşısına geçip saatlerce kendisiyle konuştuğu bilinmektedir. Resmi yaptığı yılın Ekim ayında sanatçı, yine resimle bir süre sohbet edip yatağına yatar ve bir daha kalkamaz.

Atmış üç yıllık yaşamına sayısız gravür, portre, otoportre sığdıran Rembrandt, inişli çıkışlı yaşamına rağmen sanatından hiç kopmamış resim sanatında öncü isimlerden biri olmayı başarmıştır.Onun resimlerine iki ana özellik hakimdir. Acı ve ışık. Işığı resme renk katması için değerlendirmekten ziyade görünmeyeni göstermek için kullanmıştır. Oluşturduğu yenilikçi üslup kimi zaman tartışmalara yol açsa da sanatçı, kimseyi kıstas olarak almamış kendi anlayışıyla biricik eserler yaratmaya devam etmiştir. Yaşadığı zaman diliminde de belli dönemlerde beğenilen eserleri, ölümünden sonra da birçok eleştirmen tarafından son derece bayağı bulunmuş yerden yere çarpılmıştır. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde Romantizm akımı ressamları kendisini yeniden keşfetmiş ve bir deha olarak adlandırmışlardır. Hemen ardından Empresyonizm ve Post-empresyonizm akımı sanatçıları da kendisini idol olarak görüp kaba fırça hareketlerini örnek almaya başladılar. Öyle ki Vincent van Gogh’un, Rembrandt’ın son eserlerinden biri için şu sözleri sarf ettiği bilinmekte: ”Elimde sadece kuru bir ekmek kabuğu ile bu resmin önünde  on gün süreyle oturabilseydim, hayatımın on yılını memnuniyetle verirdim.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın