“…Ama bir gün belki sen uğraşır öğrenirsin. Sana kolaylık sağlamayacaklar, ama istersen, gerçekten istersen öğrenebilirsin.”

‘Beni Asla Bırakma – Never Let Me Go’ 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış, ödül canavarı, Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun, yayımlandığı yıl Time dergisinin İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine aldığı, çok okunan eseri. Türkçeye YKY tarafından Mine Haydaroğlu çevirisiyle kazandırıldı. Roman tür olarak aslında distopik bir esermiş gibi görünse de, bana kalırsa içerisinde bilim-kurgu, aşk ve elbette distopik unsurlar barındırmasına rağmen gerçek hayata seslenen, insanlara kurmaca içerisinde öğütler veren didaktik bir eser. Eserin geçtiği şartlar göz önüne alındığında günümüz dünyasından çok uzakmış gibi görünse de verdiği mesajlar bakımından oldukça çağdaş bir eser olduğunu söylememiz mümkün.

Roman, kahramanı Kathy H.’nin kendisini tanıtmasıyla başlıyor ve yine Kathy H.’nin ağzından, birincil anlatıcı tarafından, geçmişe dönük olarak anlatılıyor.

“Benim adım Kathy H. Otuz bir yaşımdayım ve on bir yıldan uzun süredir bakıcıyım.”

Bu giriş biraz resmi olmakla birlikte Kathy H.’nin ağzından aslında ‘Buyurun, hoş geldiniz. Ben hikayemi anlatacağım. İsterseniz bana eşlik edebilirsiniz,’ dediği hissi okuyucuda uyanıyor. Böylelikle biz ilgiyle onun hikayesini takip etmeye başlıyoruz.

Kathy, bakıcılık yaptığı süre içerisinde Hailsham’dan (birlikte yetiştikleri yurt) yakın arkadaşları Ruth ve Tommy’le yeniden karşılaşmalarını, o yıllara dönük hatırlamaları ve asıl olarak o döneme ait sorgulamalarının eşliğinde bizlere hikayesini anlatıyor. Hailsham aslında eğitim bakımından iyi bir yurt olmasına rağmen, burada eğitim gören çocukların dış dünyayla herhangi bir bağlantıları yoktur. On altı yaşlarına gelene kadar yurtta kalırlar, daha sonra kurumun öngördüğü görevle hayatlarını idame ettirirler – Kathy, bakıcı olmuştur. Kendisi gibi yurttan yetişmiş ve organ bağışçısı olmuş kişilere bakıcılık yapmaktadır-. Burada yetişen çocukların asıl amacı, ileride organ bağışçısı olana kadar kendilerine iyi bakıp, kurumun öğütlediklerinin dışına çıkmamaktır. Bu çocuklar, evlenemezler, çocuk sahibi olamazlar, aileleri olamaz. Yurtta iken gözetmenlerinin sözünden ayrılmazlar, daha sonra kendilerine biçilen görevleri yerine getirir, sorgulama anlamında herhangi bir işe kalkışmazlar. Bir nevi burası ‘hayati organ çiftliği’ gibidir.

Çocuklar kendilerini bekleyen bu sonu zamanla öğrenmelerine rağmen bu karanlık çemberden kurtulmak adına hiçbir adım atmazlar.

Buraya kadar hikâyenin gerçekle pek bir bağlantısı varmış gibi görünmese de, geniş perspektiften baktığımız zaman bizler de hayatımızın bize biçilen tarafını yaşıyor, başımıza iş gelmesin diye sorgulamaktan çekiniyor ve ömrümüzün sonuna dek, yıllar içerisinde hayati organlarımızı başkalarının hizmetine sunuyoruz. Bu anlamda öykünün gerçekliği suratımıza soğuk bir şok gibi vuruyor.

Kathy, geçmişe dönük anlattığı yaklaşık yirmi beş yıllık süreç içerisinde bizlere karşılaştığı karakterler, gözetmenleri ve Madam diye isimlendirdikleri kişilerin yanı sıra yurttaki gelenekleri ve yurt yaşamı vs. hakkında da fikir verir. Madam dışarıdan gelen, çocuklarla bağlantı kurmayan, ancak çocukların her şeyin başındaki kişi olarak gördüğü ve yaklaşmaktan çekindikleri yaşlı bir kadındır. Ara sıra yurdu ziyarete gelir ve çocukların sanatsal çalışmalarını inceler. Beğendiklerini sergilemek üzere kendine alır. Çocuklar bu Madam’a beğendirebilmek amacıyla resimler çizerler. Bu bağlamda enteresan bir şey olur. Tommy bir resim çizer, ancak bu resim kendisinden ancak üç yaş küçük bir çocuğun çizeceği türden bir resimdir. Aslında farklı bir şeyler denemiştir. Kendine has bir sanatsal üslup kullanmak istemiştir. Ama üzerine o kadar gidilmiştir ki, o da bunu şaka olarak resmettiğini söylemek zorunda kalır.

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”

Tommy’nin özellikle fil resmi yapmış olması aklımıza, Küçük Prens’in çocuk kahramanın çizdiği resmi getirir. Bu resmi yetişkinlere gösterdiğinde bunun bir şapka olduğunu söylerler. Oysaki çocuk ‘fil yutmuş bir boa yılanı’ çizmiştir. Dolayısıyla Tommy’nin düş gücü bir nevi aşağılanmaya maruz kalmış, o da tepki neticesinde şaka yapmıştım diyerek geri adım atmıştır. Romanın ilerleyen sayfalarında Tommy’nin yıllar boyunca bu tarz hayvanları içten anlatan çalışmaları olduğunu, bunları yalnızca Kathy’ye gösterdiğinde öğrenmekteyiz. Bu da bizi hikâyenin kurmacalığından çıkarıp acımasız gerçekle yüz yüze bırakan taraflarından biridir. Çünkü burada asıl verilmek istenen insanların sizi ve yaptıklarınızı nasıl gördüğü değil, sizin ne derece özgün olduğunuz, yaptıklarınızla kendi sesinizi yakalayıp yakalayamadığınızdır. Sanatın her alanında kabul gören bir kavramdır özgünlük ve Tommy alaya alınmak pahasına özgünlüğü seçmiştir. Kitap boyunca karakterlerin nasıl olup da kendilerine biçilen bu acımasız hayatı kabul ettiklerini, neden karşı çıkıp isyan etmediklerini, neden hayallerini sattıklarını –ki çocuklardan birinin hayali süper markette çalışmaktır ve bu bile gerçekleşemeyecek bir hayaldir.- sorgulayıp dururuz. Hatta onlara kızarız, gerçekle bağdaştırmayız. Fakat karakterler yetişkin bireyler olup geçmişe dönük bu tavırlarını düşündüklerinde, kendilerinden sürekli bir şeylerin gizlendiğini, bilmeleri gerekenleri parça parça, zamanı geldiğinde kendilerine aktardıklarını ve dolayısıyla başlarına gelecekleri bir bütünlük içerisinde tartma fırsatları olmadığı şeklinde açıklarlar.

“Şimdi geriye baktığımda, bu olay gerçekleştiğinde kendimiz hakkında bir şeyler bildiğimiz yaşta olduğumuzu görüyorum- kim olduğumuzu, gözetmenlerimizden ve dışarıdaki insanlardan farklı olduğumuzu biliyorduk- ama bunun ne anlama geldiğini henüz sindirememiştik”.

Bu konuda özel bir yeri olan gözetmen Lucy, kurumdan aforoz edilmek pahasına dayanamayarak çocukların bazı gerçekleri görebilmeleri için açıklama yapar:

“Hiçbiriniz Amerika’ya gidemeyeceksiniz, hiçbiriniz film yıldızı olamayacaksınız. Geçen gün bazılarınızın planladığını duyduğum gibi, hiçbiriniz süper marketlerde çalışamayacaksınız. Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi. Bu yüzden, artık bu şekilde konuşmamalısınız. Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.”

Lucy’nin, saklanan gerçeği açığa çıkaran ve bilinçlerin açılması pahasına kendisini feda eden her karakter gibi görevine son verilir, yurttan uzaklaştırılır.

Kathy ile Tommy yetişkin hayatlarında aşk yaşamaya başlarlar. Yurtta kaldıkları dönemde adet üzerine ‘Takas’ ve ‘Satış’ günleri olur. Satış günleri dışarıdan yani ‘gerçek hayat’tan gelen uyduruk şeyler –basit oyuncaklar, müzik kasetleri, makas gibi gereçler- gelir. Çocuklar biriktirdikleri kuponları bu eşyalara harcarlar. Kathy, çok sevdiği ‘Beni Asla Bırakma’ şarkısını içeren kasete de böyle sahip olur. Bir gün bu şarkıyı dinleyip elindeki yastığı bebeğiymiş gibi severken odada yalnız olmadığını fark eder. Madam uzaktan onu gözleri yaşlı bir şekilde seyretmektedir. Çünkü Kathy asla anne olamayacaktır.

Kitabın sonlarına doğru çocukken yurtta yayılan bir söylenti akıllarını kurcalamaya başlar. Gerçekten aşık olanlar bunu ispatlayabilirlerse eğer tamamıyla özgür olabileceklerdir. Kathy ve Tommy’nin aşkları buna yetecek midir? Bu iddia gerçek midir? soruları bizi kitabın heyecanlı sonuna doğru sürükler. Yine hayata bir gönderme; aşk zorlukların üstesinden gelebilmek için yeterli midir? Aşk, gerçekten aşk, insanı özgürleştirebilir mi? Sönmüş umutları yeniden diriltebilir mi?

Kitapta her ne kadar distopik ögeler, akla yatmayan bölümler, kendimizi öykünün dışında hissettiğimiz yerler olsa da geniş bir açıdan baktığımızda aslında başta da söylediğim gibi oldukça öğretici bir eser. Öğretici olmaktan ziyade Ishiguro, bir hocadan daha çok bir bilge gibi yolu ve yolculuğu bize gösterip, kararı yine bize bırakıyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın