Yazar: Ayşe Bengisu AKDAĞ

İki İstanbul aşığından on yıl arayla yayınlanan iki ayrı İstanbul manzarası. 1942’de Abdülhak Şinasi’nin kaleminden dökülür “Boğaziçi Mehtapları”. 1952’de ise Sâmiha Ayverdi ile dile gelir “İstanbul Geceleri”.

Yüzyıllar boyunca pek çok şair, pek çok yazar, sanat ve fikir adamı anlattı “Eski İstanbul”u. İstanbul bitmedi. Her satırda, her sayfada yeni bir ruh buldu. Şimdilerde “Eski İstanbul” dediğimiz İstanbul, eski zamanlarında da birileri için yeniydi ve onlar da daha eski İstanbul’un özleminde ve arayışındaydı. İşte bu özlemi duyanlardan biriydi Abdülhak Şinasi Hisar.

1887’de doğan, çocukluğu, İstanbul’u İstanbul yapan, Tanzimat dönemi edebiyatımızın gözde mekanları olan olan Rumeli Hisarı, Büyükada ve Çamlıca’da geçen, 1898’de Galata Sultanisi’ne giren Abdülhak Şinasi Hisar, romanlarında Rumelihisarı, Büyükada, Çamlıca üçgeninde varlıklı, gününü gün eden, sorunsuz insanların yaşamlarını yansıtan Hisar, bu manzaraların kendi ruhunda bıraktığı etkileri de deneme-anı kitaplarında kaleme aldı. Bunun en önemli örneği olan eseri de şüphesiz Boğaziçi Mehtapları’ydı.

Boğaziçi Mehtapları’nın bölüm başlıklarına bakmak bile içindeki ruh hakkında bilgi edinmek konusunda kâfi. Eser, “Hazırlanış”, “Toplanış”, “Musiki Faslı”, “Sükût Faslı”, “Aşk Faslı”, “Dağılış ve Hatırlayış” olmak üzere yedi ana bölümden oluşuyor. Her bölüm de kendi içinde dört alt bölümden oluşmakta.

Yazar, “Hazırlanış” bölümünde okuyucuları Boğaziçi medeniyetine “hazırlar” adeta. Boğaziçi’nin genel tasviri yapılır, mekân tanıtılır. Bu bölüm Boğaziçi Medeniyeti, Tabiat Sevgisi, Musiki İptilası gibi alt başlıklardan oluşur. Bu fasılda yazar insanın hayatında iki ayrılmaz temel olarak tabiat ve musiki zevkinin tuttuğu yeri gösterir:

“Her sene yalıya dönünce baharın genç tenli, uzun boylu, mavimtırak günlerine kavuşurduk. Hayat sanki yeniden doğar, ağaçlar yeşillenir, beyaz ve pembe çiçeklerini ve erguvanlar da lalden alevlerini açarlar. Çiçek kokularıyla dolgunlaşan hava gönlümüzü bir saadet vaadiyle kaplar. Her şey kolaylaşmaya, revanlaşmaya başlar…”

Toplanış bölümünde Boğaziçi sakinlerinin bir araya gelişleri, mehtap alaylarının nasıl hazırlandığı, gece sefalarında yaptıkları, toplanmaları, nasıl safha safha büyüyüp şekillendiği tasvir edilir. Bu bölümde anlatıldığına göre Boğaziçi’nde oturanlar akşamları kayıklarıyla boğazda gezintiye çıkarlar, yan yana gelen sandaldakiler sohbet ederler. Kalender’den başlayıp İstinye önlerine oradan Kanlıca Koyu’na ve Bebek’e kıyılar, yalılar önünden geçit yaparak uzanan musiki ve ay ışığının iç içe olduğu mehtap âlemi burada bütün şaşaası ile canlandırılmaktadır.

Musiki Faslı bölümü de Saz Fasılları, Hanende Sesleri gibi bölümlerden oluşur. Boğaziçi’nin vazgeçilmez musiki toplanmalarından insanların bir araya gelerek düzenlediği musiki eğlencelerinden bahsedilir.

Sükût Faslı’nda ise musikiye ara verilen dinlenme anlarında Boğaziçi’nin insanda adeta başka bir musikiymiş hissini uyandıran kendisine mahsus tatlı, sessizlik atmosferi ve “Boğaziçi Cenneti” diye adlandırdığı mehtap altında Boğaziçi’nin insana ürperti veren güzellikleriyle muhteşem dekoru ve ona ayrıca bir mana katan yalıların, görünüşlerine göre bir bir yorumdan geçirilerek bir şahsiyet gibi hüviyetlendirilişi şiir gibi ifade edilir.

“Sükût, gramofonlarla yenilerek, radyolarla kovularak, otomobil, otobüs, tramvay gürültüleriyle delik deşik edilerek gitgide o kadar azalmış, daralmış, ufalmış, yeni hudutlarının içinde kalmış ve bizim saatlerimizin çoğundan o kadar uzaklaşmıştır ki bazen ona rast gelince bir lezzet gibi duyuyoruz. Biraz süren sessizlik bize ilaç diye koklanan bir ruh gibi tesir ediyor ve musiki yerine geçiyor. Sükûta şimdi bir koruya, bir bahçeye girer gibi erişiyoruz. O zamanlarsa bu bizim tabii ve hemen daimî iklimimizdi. Sükût esas ve onun haricinde şarkı ve saz ise nadir tadılır zevklerdi…”

Sonraki bölüm de “Aşk Faslı”dır. Bu fasılda konuşan mehtabın pırıltıları içinde geceye mahsus giyim ve süsleriyle bir kat daha güzelleşen ve sadece bu mehtap alemlerine tanınmış hoşgörürlükle büyük sandal kafilesinin akışı sırasında kendilerine yakınlaşmak, göz göze gelmek mümkün olan kadın çehreleri karşısında musikinin davet ettiği aşk haletidir.

Ancak bu güzellikler kalıcı değildir. Sırada her şeyin kaybolmaya gittiği “Dağılış” faslı vardır. Sonunda Boğaziçi’nin o eski gecelerinde bütün bu yaşananları bekleyen kaçınılmaz son buluş ve yok oluş anlatılmaktadır. Bu fasıl kaybolan mutlu bir geçmişe mersiyedir. Burada Boğaziçi insanı ile hep birlikte yaşadığı mehtap gecelerinde bir devrin bir daha gelmemek üzere kapanmakta ve bir daha kendilerine gelmemek üzere olduğunun farkına varamayışlarının esefleri konuşur. “Fanilikler” ve “Sönüş”ü takip eden “Ayrılık” kısmının anlattığı Boğaziçi’nin mehtaplı suları üzerinde saatler boyu dolaşmaktan sonra saz seslerinin susup yorgun sandal kafilesinin dağılışında her defasındakilerden biri olmak yerine aslında artık bir daha tekrarlanmamak üzere son dağılış ve bitişin bütün bir ima ve işareti vardır. Faslın Unutuluş adlı son kısmı geçmişteki hayatımızın yazıya ve sanata aksetmemiş oluşu ile en güzel nice taraflarımızın unutulmuşluğa düşmesinin acı ve toplu bir muhasebesini getirir.

Esere son veren “Hatırlayış” faslı, bütünü ile bir milli mazi felsefesi, bir hatıralar estetiğidir. Bu son fasıl Boğaziçi Mehtabı’na ait düşünceleri ve yazılmasının gayesini ortaya çıkarır. Bu fasılda Boğaziçi’nin unutulup hatıraların yok olmasını önleme esas amaçtır. Burada eser artık bütünü ile geçmişimizin milli hafızada yeri ve korunması üzerinde bir düşünce sistemi çapına yükselir.

Abdülhak Şinasi Hisar, eski Türk cemiyetinin Boğaziçi’ndeki huzurlu ve güzelliklerle dolu hayatını hatıraları ile yaşatabilmek için yaptığı işi, insan yaşayışında belirli bir gelişme ve ilerlemelere bir defa erişildikten sonra hatıralarının zamanla unutulup silinmelerine kayıtsız kalmak yerine mana ve değerlerini anlayıp korumaya çalışmanın bir medeniyet gereği ve gayesi olduğu düşüncesine bağlar.

Vedat Günyol, “Geçmişe Konan Bellek” başlıklı makalesinde Hisar’ın geçmişten aktarmak istediğinin yaşanılmış bir hayat değil, yaşamın kendisi olduğunu söyler. Bu yüzden yazar yaşamın olaylarından çok, yaşamın kendini anlatmaya yaşamın “büründüğü şekilleri ve gösterdiği tecelliler”i vermeye çabalar. Boğaziçi Mehtapları, yaşanılmış yaşamın, ayrıca doğanın aynası olmak savında. Ancak Hisar’ın bu yapıtında kaleme aldığı anıları özel kılan, esas olarak fasıllarla düzenleyiş biçimi ve edebî anlatış tarzıdır.

İstanbul’u, A. Şinasi Hisar gibi duyan, hisseden, ona bir başka pencereden bakan bir diğer isim de şüphesiz Samiha Ayverdi’dir İstanbul’u; güzel Türkçesi, edebî dili, akıcı üslubuyla deneme tarzında kaleme alan kitaplardan biri de ona ait. İstanbul’u daha önce Beş Şehir ile Tanpınar’dan, Boğaziçi Mehtapları ile Abdülhak Şinasi Hisar’dan okumuş olanların denk geldiği bir kitaptır muhakkak. Bu isimlerin ortak yanı İstanbul’u medeniyetiyle, musikisiyle, ahengiyle, ruhaniliği ile idrak eden ve yansıtan isimler olmaları. Bu yazıda Hisar ile Ayverdi’yi bir karşılaştırma denemesi ile ele almanın sebebi de bu esasında. [Tanpınar’ı bu ikiliye dahil edemedim zîra Beş Şehir’in İstanbul’u ve Tanpınar başlı başına bir makale konusu]

Bu kitapta İstanbul, semtleriyle tek tek başlıklar halinde yer alıyor. Nihad Sami Banarlı önsözde “İstanbul mevzûunda yazılmış mensur bir sohbet kitabı” diyor.  Yazarın İbrahim Efendi Konağı romanının denemeye dökülmüş hali de diyebiliriz belki. Her kelimesinden her satırından müthiş bir İstanbul aşığı olduğu öyle anlaşılıyor ki Ayverdi’nin…

“Geceler… dedim; İstanbul geceleri… Gündüzleri de söylesem, hatta buna, gecelerin ve gündüzleri teknesinde yoğrulup şekillenmiş içimizin sesinden ve nefesinden de bir tutam katsam günah mı olur? Amma Asya ile Avrupa’nın ortasında boşluğa kurulmuş muazzam bir örümcek ağı gibi, her telini bir kıt’aya iliştirmiș olan bir şehrin manevi fezasında dolaşmak, onun kıldan ince tellerini koparmadan, örselemeden bir taraftan öbür tarafa geçmek mahareti nerede?”

İstanbul’da doğan, orada yaşayan -orayı yaşayan- ve tarihiyle, kültürüyle, mimarisiyle, her yönüyle şehri çok iyi tanıyan, çok seven Samiha Ayverdi’nin niyeti İstanbul’u anlatmak, yaşatmaktır. Her semtinde, her sokağında geçmiş bir adet, kaybolmuş bir an’ane, göçmüş bir nizam barındıran İstanbul, yazar için ayrı muhafaza etmemiz gereken unsurların yansıması açısından ayrı bir önem taşır.

Sonuç olarak, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’un eski semtlerinde ve Adalarda geçirdiği çocukluğundan esinlenerek yazdığı anı niteliği taşıyan “Boğaziçi Mehtapları” da Ayverdi’nin “İstanbul Geceleri” de geleneksel üslûbun özelliklerini paylaşmaktadır. Hisar’ın anı yazılarında ve özellikle bu yazılardaki doğa betimlemelerinde Divan edebiyatın etkisi de görülmektedir. Bu anlamda, Ayverdi’nin ve Hisar’ın anılarında çizdiği idealleştirilmiş, kişileştirilmiş, her zaman üstün niteliklere sahip ve bir simge hâlinde olan doğa manzaraları, insan merkezli modern edebiyatın betimleme tarzına değil, Divan şiirinde görülen idealist dünya görüşüne uygun görülür. Hisar, eski İstanbul’un neşe, keyif ve romantik ânlarını hatırlatırken, Ayverdi eski İstanbul’un muhafaza ettiği kültürü, görgüyü, öz kimliğimizi hatırlatır ve arar.

Fethedildiği dönemden itibaren toplumumuzu siyasi, sosyal her yönden şekillendiren İstanbul; A. Şinasi Hisar ve Samiha Ayverdi örneğinde olduğu gibi, kültür ve edebiyat dünyamıza da her daim yön verdi, veriyor, verecek ve herkes kendi “eski” İstanbul’unun peşinden gidecek.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın