Yönetmenliğini Jonathan Helpert’ın yaptığı IO, Netflix’te yayına girdi. Başrollerinde normalde Ella Fanning ve Diego Luna’nın olacağı film, kendilerinin terk etmesi ile Margaret Qualley ve Anthony Mackie’ye kalıyor. Post-Apokaliptik temalı film, sessiz sedasız geldi ve pek konuşulmadan geldi geçti. Benim ise filmi yazmamın sebebi, anlatım şekli harika olmasa da fikir, bence, şahane. Bizi dünyada tutan tek şey burada yaptıklarımızdır. Yani: Sanattır!

Kısaca konusuna değinelim… Artık klasikleşmiş sonlardan biri olan dünyanın yaşanılamaz hale gelmesi burada da karşımıza çıkıyor. İnsanlık dünyayı, uyarılara rağmen mahvetmiş ve vurdumduymaz canavarlar gibi başka bir gezegene kaçmıştır. IO, Jüpiter’in uydularından birine. Şehirler ve çevrelerini zehirli hava kaplamışken açık arazilerde hala yaşam vardır. Sam de bu açık arazilerden birinde yaşayan, dünyayı terk etmeyen 3-5 kişiden biridir. Sam, hala dünyanın düzelebileceğine inanmaktadır ve babasının izinden giderek bilim ile doğaya başvurup bir çözüm aramaktadır.

Sam, zorlu şartlara rağmen kendine bir sistem kurmuş, yaşamaya çalışmaktadır. Arıları kullanarak doğa ve bilim aracılığı ile dünyayı düzeltebileceğini düşünmektedir. Bir taraftan da IO’da çalışan sevgilisi ile mesajlaşıp, gel çağrılarını umudu olduğu için reddetmektedir. Fakat birgün fırtına yüzünden bütün her şey altüst olur. Her şeyi bitti zannederken balonu ile bir adam gelir ve onu kalkacak son rokete götüreceğini söyler. Aralarındaki çekime, anlaşmalarına, balon için girdikleri riske rağmen Sam, dünyayı terk edemez ve ölmeyi tercih eder. Fin.

Fakat ben filmin biliminde değil, fikrindeyim. Sam, zehirli bölgede yer alan sanat müzesine sürekli uğramaktadır. Dünyanın çöküşü sonrası doğmasına ve bu sanat eserleri hakkında hiç eğitim almamış, üzerine konuşamamış olmasına rağmen onlara deliler gibi hayrandır. Özellikle resimlere ve yunan mitlerine ilgisi vardır. Hiçbirinin ne olduğunu bilmese de, estetik yanlarından etkilenmiş, her gün onları görmeye gelmektedir. Sam, insanlığın yaptığı eserlerden öyle etkilenmiş ki, onları kaderine terk edemiyor. Yüzyılların emeği, yüzyılların uğraşını terk edip gitmek Sam’e zor geliyor ki post-apokaliptik hiçbir filmde böyle bir konu işlenmedi.

IO’ya gidenler, mahvettikleri dünyayı hiç umursamadan terk edip gittiler. O kişiler, nereye giderlerse orayı da mahvedecekler. Değişen hiçbir şey olmayacak. Bu dünyayı umursayanlar ise üretenler, üretmek isteyenler. Düşünsenize, bir gün dünya terk edilecek kıvama gelecek. 4 bin yıllık emeği bırakıp gitmek size de zor gelmeyecek mi? Neler neler yapılmış bu dünyada. Resimler, heykeller, müzikler, filmler… Büyük bir bölümünü bırakıp gideceksiniz. Onlara dair belgeleriniz bile olmayacak. Hiç varolmamış gibi unutulacaklar. Birileri için bu kesinlikle zor olacaktır. Sam için bu çok zor. Sadece onları kurtarmak için bile yıllarını bilime vermeye hazır.

İnsanlık, birgün bu dünyayı sonucunu bile bile mahvedecek. Hırsları yüzünden tüketecek. Sonra bu dünyada hiçbir şey yaşanmamış gibi, ev dedikleri yeri terk edip gidecek. Bazı insanlar onlarla gitmek istemeyecek. Hepsinin kendince bir sebebi olacak. Yeniden başlamak istemeyenler, bir işe yaramayacağını düşünenler, aşırı duygusal olanlar. Birileriniz de, 4 bin küsür yıllık sanat yaşamını terk edemeyecek. Rodin’i, Caravaggio’yu, Bach’ı, Kubrick’i bırakıp gidemeyecek.

Childhood’s End dizisinin finalinde, dünya yok olmuş, uzaylılar dünyadaki son kişiyi alıp götürmektedir. Son kalan kızın tek bir ricası olur:

Lütfen bir şey bırakın. İnsanlık hiç var olmamış gibi olmasın.

Uzaylılar, dünyanın eskiden olduğu yere müziği bırakır ve giderler. Birgün, bir zamanda, oralardan geçecek bir uzay gemisi olursa, o müziği duyacak, burada zevkleri olan birileri yaşamış diyecekler.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın