“Günümüzde artık her şeyin yergisi çoktan yapıldı, bu yüzden gerçek bir provokasyon kıvılcımı çıkarmak zor.”

Julian Rosefeldt’in yönettiği Manifesto, 20. yüzyıl artistlerinin manifestolarından çeşitli alıntılarla derleniyor ve birtakım aforizmalar tekrar yürürlüğe konuyor. 2017’de vizyona giren iddialı filmlerden biri olan Manifesto, hummalı bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Farklı bakış açısı ve felsefesiyle şaşkınlıkla karşıladığımız, sıradışılığını afişe eden bir film. Hayatlarımızı en özgün yollarla değiştirme gücünü elinde tutarken devam eden kültür savaşlarıyla ilgili de kışkırtan bir yapıt.

Yazar ve yönetmen Julian Rosefeldt; Marx, Engels gibi yazarların ve Filippo Tommaso Marinetti’nin “Fütürizm Manifestosu” gibi farklı yazıtlardan yaratılmış metinsel bir manzara aracılığıyla modern yaşam ve sanat üzerine yorumlar yapıyor. İdeolojilerin barajı da; filmin son derece iyi stilize edilmiş arka planlarının her birinin sosyal ayarı sayesinde ferahlatıcı bir şekilde şeffaflığını koruyor.

Cate Blanchett modern şartlarda sanat, ticaret, yaratıcılık, sevgi, umut, arzu, coğra-küresel siyaset, ölüm, küresel ısınma, tutku, cehalet, özgünlük, kapitalizm ve aile hakkında söylenecek çok şey içeren 13 farklı karakteri canlandırdığı ustaca hazırlanmış bir ekranda profesyonel oyunculuğunu konuşturuyor. Blanchett’in sahnede veya ekranda nadir bulunur bir vahşetle canlandırdığı karakterler, iddialı kirlerin üstünü çizerek seyircide şok etkisi yaratıyor.

Manifesto birçok sanatçının politik manifestolarından oluşuyor. Bunların bir kısmından söz etmek gerekirse; film Marx ve Engel’in 1848’de ortaya attığı “Komünist Manifesto” dan 20. Yüzyıldaki Dada, Fluxus ve hatta Lars von Trier’in film yapımıyla alakalı öne sürdüğü Dogma 95’ine kadar gidiyor. 13 farklı okuma 13 farklı ekranda sergilenirken seyirci bunlar arasında görsel ve işitsel tutarlılık sağlamaya zorlanıyor. Dada manifestosu referansı ile sanatın ölümü ilan edilerek bir cenaze töreni düzenliyor. Oldenburg’un Pop-Art Sanatı konusundaki demeci (“Ben siyasi-erotik-mistik bir sanat içindeyim.”), bir aile yemeği masasında dua olarak söyleniyor. Ancak bu aile ironik bir biçimde vakur ve orta sınıf. Hiyerarşik kültürü ve sanatçının bu kültür içindeki yükselişini kınayan Fluxus manifestosu için Cate, metni, huysuz ve zorba bir Rus koreografın kılığında şiddetle sahneliyor.

Bazen sözcüklerin dizilişi, görüntü ve mizansen gerçekten eğlenceli bir havaya bürünüyor; bunu da Cate’in bakır saçlı bir TV  spikerini canlandırdığı sahnedeki zoraki gülüşünden sonra seziyoruz. Spiker, kavramsal sanat hakkında konuşurken yine Cate tarafından oynanan hava durumu sunucusuna bağlanıyor onun kirlerini de dinliyoruz. Lars von Trier’in Dogma 95 manifestosu da, bir ilköğretim sınıfında akıl küpü öğrencilere öğretildiği sırada bilinçaltına sızmayı başarıyor. Filmin sonunda da bizi Blanchett’in delimsirek karakterleri arasında gizlenmiş olan ahengi ortaya çıkaran bir sürpriz bekliyor.

Bir montaj olarak Manifesto, ilk bakışta duygusal bir saldırı gibi gelebilir. Ama bütünüyle bakıldığında ayrıntılı bir entelektüel egzersiz aynı zamanda sinematografisi ve teknik ayrıntılarıyla da başarı barajını aşmış. Manifesto’yu bir hazine olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz. Çünkü vermek istediği mesajlar ile felsefe derinliği yıllar sonra izlendiğinde çok farklı etkiler de yaratabilir. Özellikle biz eleştirmenlere yönelttiği sert eleştirilerle türüne meydan okuyan bir film denilebilir.

Manifesto, seyircisini kir ve ifade yolculuğuna çıkaran güzel tasarlanmış bir düşünce yapıtı. Cesaretin beslediği sanatsal ifadelere meraklı kişiler, yaşayan en değerli oyunculardan biri tarafından ustaca bir hassasiyetle sunulan bu güç gösterisi filmi kesinlikle es geçmesin.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın