Kuzey İtalya’nın küçük bir kasabasında geçen ve bizi zamansız bir tecrübenin kıyılarında dolaştıran Call Me by Your Name, André Aciman’ın aynı adlı kitabının James Ivory tarafından uyarlanmasıyla ortaya çıkan bir yapıt. Biri diğerinden yaşça daha büyük iki genç adamın macerasını konu alıyor. Başrollerde karakterleri hakkını vererek canlandıran The Final Portrait’den hatırlayacağımız Armie Hammer ile Timothée Chamalet yer alıyor. Ve Timothée Chamalet için de oyunculuğunu sergileme anlamında bir dönüm noktası olabilir.

Lisans öğrenimini henüz tamamlayan Oliver, bir profesörün yanına misafir olarak geldiğinde bütün kasabanın ilgi odağı olurken evin küçük oğlu Eliot’nun da dikkatini çeker. Başlarda birbirlerine açılamayan ikiliyi tutku ve ihtirasla sarılı bir macera beklemektedir. Bu sırada kendilerine eşlik eden anlayışlı ebeveynler ile Kuzey İtalya’nın çok tatlı bir şehri olan Crema’yı filmin diğer etkileyici öğeleri arasında izliyoruz.

Eğer filmde malum karakterler arasında farklı anlamda bir bağ kurulacağını önceden bilmesem de bunu tahmin edebilirdim. Armie Hammer’ın çocuğa olan yaklaşımından, çocuğun içsel yolculuğu ve duygu dışa vurumlarından bunu sezmek pek bir mümkün. Film seyircisinin konuya ısınmasının ardından asıl mesajını sahnelerden sızarcasına gösteriyor.

Hikaye her ne kadar bir yaz aşkı gibi başlasa da farklı noktalardaki tutku dolu rastlaşmalar iki adam arasındaki bağı her seferinde daha da kuvvetlendiriyor. Ne bir ergenlik fırtınası ne de kısa süreli bir heves. Filmin son sahnesinden de anlaşılacağı üzere aradaki bağ bambaşka, ve seyirciyi devamını izleme isteğine yöneltecek bir tetikleyici niteliğinde.

“Heidegger, Antik Yunan’da altta yatan bu belirsizliği, varlıkların sadece kendileriyle olan ilişkilerinin değil, aynı zamanda tıynetlerinin ve diğer varlıklarla olan genel anlamdaki ilişkilerinin oluşturduğunu savunmuştur. Diğer bir deyişle bu belirsizliği hiçbir şekilde varlıkların insanoğluyla olan ilişkisi açısından çözümlememişlerdir.‘‘

Felsefe ve sanatla kesişen hayatlar ve kendi ile öteki farkındalıkları iki karakteri, Elio ve Oliver’i, birbiri içinde kimlik kazanan halkalar misali yakınlaştırıyor. Bu bütünleşik kimliği kazanma noktasından sonra birbirlerinden uzak durmaları bir hayli zorlaşıyor.

Yönetmen koltuğunda bir İtalyan, Luca Guadagnino’yu görüyoruz. Filmin motto niteliğindeki pek çok repliği onu türünün ince işlenmiş klasikleri arasında hatırı sayılır bir köşeye yerleştiriyor. Birçok bakımdan yönetmenin kartlarını açık oynadığı ve tüm taşları ortaya döktüğü bir çıkış noktası.

„Bach’i sevmediğini ona söylediğimde, çok sert davrandım. Aslında söylemek istediğim, beni sevmediğini düşünüğümdü.‘‘

Filme teknik bir çerçeveden bakıldığında yaygın yöntemlerden yararlanılmış olsa da hikayede gizlenen mesajların albenisi seyirciyi her ayrı sahnede adeta içine çekiyor diyebilirim. Sinematografi açısından başarılı. İçeriği de ne ince ayrıntılarda boğulup seyirciyi yoruyor, ne de tamamen kendi haline bırakıyor. Bu bakımdan bir kitap uyarlaması olarak Call Me by Your Name titizlikle seyircisine aktarılmış bir senaryoya sahip.

“Her şey akıp gider” sözü, her şey değiştiği için aynı şeylerle bir kez daha karşılaşamayacağız anlamında değil bazı şeylerin ancak değişerek aynı kalacağı anlamındadır.“

Filmde 80‘lerin ruhu müziklerden giyim tarzına kadar hissedebiliyor. Özellikle Love My Way şarkısındaki dans direk bu döneme referans veriyor.

Call Me By Your Name’de verilen mesaj için otoritenin açık bir şekilde liberalizmi desteklemesi bakımından fark yaratıcı. Çok dilli oluşuyla daha geniş kitleye hitap eden film Oscar’ın güçlü adaylarından olduğunu her bakımdan hissettiren bir başyapıt.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın