Ezberimizde “toplumcu gerçekçi” yazar olarak yer etmiş, muazzam bir öykücü olan Sait Faik Abasıyanık’ın, kendisiyle ilgili bir takım ipuçları da veren hikâyesidir, Dülger Balığının Ölümü. 1954 yılında yazdı bu hikâyesini. Ne yazık ki o dönemlerin hayatının son yılları olduğunu henüz öğrenmişti, tedavi amaçlı gittiği Fransa’da, tesadüfen… Dülger balığı ile Sait Faik arasındaki önemli bağın nedeni de belki budur, birazdan öğreneceğimiz üzere.

Sait Faik, insana değen konularda yazmayı seven bir hikâyecidir. İnsan dışı varlıklara da hikâyelerinde önemli derecede yer verir elbette, ancak muhakkak insan ile bir bağlantısı olur. İnsan denince de insanın her türlüsünü seyretmeyi, notlar almayı, onları incelemeyi sever ancak hep mazlumun, garibin, zayıfın, çirkinin, tuhafın tarafında olur ya da onları anlamaya, anlatmaya çalışır. Dülger balığını bize tasvir edişinden anlıyoruz ki balık için bir acıma duygusuna sahiptir.

               “Bizim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle, pırıltılı, yanardöner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.”

Bu tasvir bize Sait Faik’in balığa acımasının yanında bize bir nebze de balığa olan hayranlık duygusunu da verir. Bu tasvirden önce bahsettiği allı pullu, mücevher olarak kullanılmaya değer balıkların değil, özellikle Dülger balığının ölümünü anlatmak istemiş bizlere. Onda gerçek bir şeyler gördüğünü düşünüyorum, hatta yazının başında da söylediğim gibi, bu hikâyenin yazılışı Sait Faik’in öleceğini öğrendiği Fransa ziyaretinin sonrasına denk geliyor. Anlıyorum ölüm duygusu, korkusu ile bir süre mücadele verdi kendisi. Belki de bu hikâyeyi yazmasının nedeni bu korkusunu dile getirerek üstesinden gelmeye çalışmaktı, bilemeyeceğiz… Ancak diğer alımlı balıklar yerine balıkların en çirkini olan Dülger balığını seçmesi, bize bu anlamda bir şeyler ifade ediyor. Mehmet Kaplan da, bu hikâyenin yazılış tarihi dikkate alındığında (1954), yazarın belki de Türk toplumunda henüz değeri anlaşılmamış olan köylü ve işçinin sembolü olarak ele alarak Dülger balığını seçmiştir…

Diğer taraftan, Sait Faik’i en iyi tanıdığımız yönü de hikâyede barınıyor. Gerçekleri konuşmayı seven bir yazardır o, gözlemler ve her bir gözleminin bir değer ifade eder onun için, dolayısıyla insana ve insan dışı varlıklara ait ne görüyorsa onu doğrudan bizimle paylaşır. Ancak dikkatinizi çekerim, kopyalama durumu esas değildir burada, Sait Faik ne görüyorsa onu anlatır. Yani onun gözünden, onun süzgecinden, onun aynalarından geçmiş haliyle karşılaşırız hikâyelerinde, bizim de her gün gördüklerimizin.

İşte hikâyeye girişinde de bu özelliğini hemen göz önüne koyuyor yazar. “hepsinin gözleri güzeldir.”  Diyerek bir merak uyandırıyor önce, kimlerden söz ettiğini anlamak için okumaya devam etmemizi istiyor. Balıkların ne kadar güzel varlıklar olduğunu anlatırken kadınların balolara giderken kullandıkları süslü takılar ile o ışıl ışıl balıklar arasında ilgi kurar. Üstelik bütün o mücevherlerin balılar kadar güzel olmadığını da vurgular hikâyede.

               “…..Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?..

               Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı…..”

Hem balıkları yüceltiyor hem de balıkçılık mesleğine de bir telmih de bulunarak onların kazançları üzerinde de kısa bir süre duruyor burada. Fakat daha da önemli bir konu var bu balık tasvirlerinde. Yazar önce bize önce balıkların muhteşem yönlerini anlatıyor, o kadar ki öldüklerinde o ışıltıları kalmadığından, keşke canlı balık sırtlarının yanardöner renkleriyle kıyafetler giyebilselerdi, mücevherler takabilselerdi kadınlar… Fakat hemen ardından bizi gerçeklikle karşılıyor. Bir taraftan bizi ışıl ışıl bir balık dünyasına çekiyor ancak orada fazla kalmamıza müsaade etmiyor, zaten o allı pullu balıklardan birkaç cümle söz ediyor ancak ve hemen ardından bir uyarı “uyanın!”. Bizim gerçeğimiz dülger balığı diyor. Ve uzun uzun onu anlatıyor bize. Hatta öylesine bir hassasiyet gösteriyor ki bu konuda, hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığından emin olmak istiyor:

               “Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim? Yamyassıdır, demiş miydim? Tam ortalık yerinde, her iki yanda sağlı sollu iki baş parmak izi diyebileceğimiz koyu lekeler vardır, demiş miydim?..”

Dülger balığı ile ilgili bir rivayete de yer veriyor hikâyesinde Sait Faik. Dülger balığının İsa’nın doğumundan önce Akdeniz’de dehşet saçtığını, onun elinden kurtulabilen bir balıkçının olmadığını anlatıyor.

               “Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılmazmış. Keser biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır atar; çeker parçalarmış.”

Bir gün İsa’nın Dülger balıklarının en büyüğünü sudan çıkarıp iki başparmağı arasında sıkıca tutup kulağına bir şeyler fısıldamış ve o günden sonra bu balıklar en korkunç görünüşlü olmalarına rağmen denizlerin en uysal yaratığı olmuştur. İnsan dışı bir varlık üzerinden insana dair bir çıkarım yapmıştır Sait Faik burada. Gözümüzde denizlerin canavarı olarak canlanan, o dehşet verici varlığı birkaç sözle uysallaştıran İsa, insanoğluna yıllarca anlatmış, anlatmış, anlatmış fakat sonunda insanoğlunun gazabına uğramıştır. İnsanoğlunun acımasızlığı, denizlerin şahı konumundaki bir canlının hatta bir canavarın acımasızlığını geçmiştir. Bence hikâyenin en can alıcı fikri budur. Ana fikri sayılabilir.

Hikâye okunduğunda sanki balığın ölümünün tasviri son derece dikkat çekicidir. Sait Faik’in ölüm korkusunu adeta bize balığın can verişi üzerinden yansıttığını düşünürüz. Fakat ölüm korkusundan daha önemli bir mesele olduğundan benim için, yaşamda devam eden bu insanoğlunun acımasızlığı üzerinde durmayı tercih ediyorum. Zira ölmekten vücudunun her zerresiyle korkan insanlar öldürmekten hiçbir zaman, hiçbir koşulda çekinmiyor. İşkenceden, üstünlük duygusundan keyif alıyor; ölüm korkusunu bir tehdit unsuru olarak kullanıyor; küçük büyük, yaşlı genç, güçlü zayıf demeden, düşünmeden, her cinsten, her yaştan insana zulmü kahramanlık unsuru olarak görüp hayatımızın her yerinde inanılmaz bir özgüvenle anlatmaya, göstermeye devam ediyoruz. Sait Faik’in bu hikâyesini seçmemde en büyük etken insanlığımız oldu.

Hikâyenin sonunda, Sait Faik de öncesinde anlattığı İsa’nın Dülger Balığını sakinleştirme rivayetinde verdiği mesajları destekliyor, insanoğlunun kötülüğünü hayallerinde dahi bitiremiyor Sait Faik. Kendi ölümünü hatırlıyor, balığın ölümü ile kendi ölümü arasında bir bağ kuruyor ancak üzerinde uzun uzun durmuyor. Üzerinde durduğu konu, hayallerinde dahi göz ardı edemediği ve son sözlerini oluşturan konu, yine insanoğlunun bitmek bilmez kötülüğü olmuştur.

               “Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün ama anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinden ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak, İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerleriniz, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.

Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.”

Esen kalın.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın