Belçikalı yönetmen Felix Van Groeningen’in yönettiği aile melodramı tadındaki ‘Beautiful Boy’, David ve Nic Sheff’in yaşanmış öykülerinden esinlenerek genç bir adamın uyuşturucu bağımlılığıyla olan mücadelesini merkeze alıyor. Film, David’in acısını ve şaşkınlığını vurgulamanın yanı sıra; bağımlılığı ebeveyn perspektifinden bir yeniden değerlendiriş niteliğinde.

İyi hissetmeye başladım. En kötü durumlarda bile kendimi iyi hissetmeye başladım ve bunlardan düzinelerce vardı.

Yönetmen, gazeteci David Sheff (Steve Carell)’in acı bir gerçekliği keşfediş serüvenini yansıtırken, tanıdık korkulardan sıyrılarak metamfetamin ile girilen savaşı zaman atlamalı bir skeç şeklinde sunuyor bize. Film boyunca David, oğluna baktığında onun 4 yaşındaki ve 12 yaşındaki versiyonlarını da görüyor. Betimlerken tekrar fark ediyorum ki burada bir bağımlıdan çok onunla çevresinin sarfettiği çabaya bir vurgu söz konusu. Gerçek anılardan hareketle yazılan Beautiful Boy: A Father’s Journey Through His Son’s Addiction isimli kitabını sinema üzerinde özgün bir şekilde resmeden Van Groeningen’in adını The Broken Circle Breakdown filminden de biliyoruz.Doğal olarak yönetmen hüzün ve coşku barındıran melodramlara yabancı sayılmaz. Burada da 2012 yapımı filmdeki gibi baş karakterlerin farklı zaman periyotları arasında salındığını fark ediyoruz. Beautiful Boy’da geçmiş, şimdiki zaman gibi hissettirilerek anlatılıyor.

İçimdeki bu siyah boşluğu doldurmanın bir yolunu bulmalıyım.

Geçtiğimiz yıl Call Me By Your Name eleştirisinde bahsettiğim şekliyle ödül alarak performansıyla parlayan Timothée Chalamet, bu defa  Beautiful Boy’da babası gibi yetenekli bir yazar olan Nic’i canlandırıyor. Bağımlılık yolculuğunda pek çok kez gelişen iyileşme ve yeniden tekrarlama döngüsü boyunca yer yer Nic’in iç dünyasına inme fırsatını buluyoruz. David’in onu tekrar tekrar uçurumdan uzaklaştırma çabaları devam ederken, parçalanmış bir ailenin bir parçası olarak kendini ifade edişinin farklı biçimleriyle karşımıza geliyor.

Uyuşturucuyla tanıştığımda siyah beyaz olan dünyam renklendi. Bundan asla vazgeçemem. Bu yüzden insanlara duymak istediklerini söylüyorum.

Film psikolojik bir yönden ele almak gerekirse onu sürekli kurtarmaya çalışan babasının varlığını hissetmek Nic’e bu durumdan kurtulacağına dair bir özgüven sağlıyor olabilir, aynı zamanda kendi sorumluluğunu alması adına bir köstek de olabilir. Nic; eroin, kokain ve son olarak metamfetamin bağımlılığı ile yüzleşiyor olsa da filmdeki esas uyuşturucu narsisizm. Her ne olursa olsun bu hengamede Nic boşuna umut vadeden bir gizem olmayı sürdürüyor. Umut var ama aslında yok. Ve sonra yeniden var… Tedavi eve ulaşmayı sağlayacakken tam, bağımlılık nüksediyor ve tekrar başa dönüyoruz. Bağımlılıkla uzak ya da yakın olarak yüz yüze gelmiş olanlar biraz bilecektir ki, birini çok sevebilirsiniz ama ne kadar denerseniz deneyin onu düzeltemeyebilirsiniz.

Yönetmenin yaklaşımında görünüşte tasarladığı türden duygusal bir darbe etkisine ulaşmasını engelleyen hafif bir kopma seziyoruz. Neredeyse çok güzel bir şekilde tasarlanan sanatsal yön, estetiği ön plana çıkartarak başrol oyuncularının performansları altında yatan gerçeği boğuyor.  Yani güzelliğin, bir bağımlılık boyutunda, çetrefilli bir serüven anlatmada ağır basması ile film kendini farklı yönden sevdiriyor ancak bu yönüyle gerçeği resmetmede de eksiklik çekiyor.

Kaliteli yanlarından bir tanesi olarak Beautiful Boy, bağımlılık meselesinde takılı kalmayıp babalığa yürek delici bir övgü olarak da kendinden söz ettiriyor. Senaristler Van Groeningen ve Luke Davies, temelde 50’lerin James Dean’li yaramaz ergen filmlerinden 70-80’lerde türün yeniden doğuşuna sebep olan toplumsal değişim filmlerine kadar süregelen klasik aile melodramı kimliğiyle örtüştürse de gelenek kuralları dışına çıkmanın yollarını arıyor. Etkileyici ve samimi bir film arıyorsanız Beautiful Boy doğru seçim olacaktır.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın