“Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz.”

Onca şarkı, kitap ve filmler yapıldı aşka dair. Herkes en çok sevmek bu dedi. En acıklısı bu diyenler şimdilerde Türk dizilerinde yer bulmaktadır. Ama gelmiş geçmiş aşkına kendini ıspatlamış hikaye Sabahattin Ali’nin Değirmen hikayesidir. Aksini iddia edenler şok edici satırlarını okumamış olanlardır. Siz bu atmaca gibisine rastlamamışsınızdır. Evet, Atmaca. Yağız derili, yüzüne delice dökülen saçlı ve koyu gözlü Atmaca. Yıllarca hiç sevdiği olmamıştı. Ne geçtiği köylerdeki al yanaklı köy kızları ne de onun önünde süzüle süzüle oynayan hiçbir çingene kız ilgisini çekmemişti. Taa ki değirmencinin kızını görene kadar. Tüm insanlardan onu ayıran bir şey vardı.

“Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çırıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu. Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi..”

İnsanların yaptığı normal şeylerin hakkını kendinde görmeyen değirmencinin kızının sevilmeye hakkı var mıydı? Atmaca delice yanıtlasa da bu soruyu ikna olmamıştı. Vazgeçtiği dünyaya Atmaca’yı da sürükledi. Kanatları düştü Atmaca’nın. Gel dedi kaçmadı onla değirmencinin kızı. Kolu olmamasını kalbini vermekten değerli bulmadı. Bu hikayenin sonu bir vazgeçişle bitti. Ama aşklarından vazgeçiş olmadı.

“Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk..”

Oldu. Instagram sayfalarını güzel mavisiyle süsleyen Kürt Paltolu Mandonna’nın yazarı Sabahattin Ali bundan çok daha fazlasıydı. Melankoli yapmadan yaptığı tasvirlerle her sevdanın içinde okurun kendini bulmasını sağlayan bir yüce isim 41 yaşında bilinmez kişilerce öldürüldü. Bilmiş gibi bu hazin sonunu ‘Benim meskenim dağlar’ şarkısını yazmıştır. Çok uzun yaşamışcasına ömründen bazı yılları hapse mahkum edilmişti. Orada yazdığı ‘Başın Öne Eğilmesinler’ de hala dillerde bir türküdür. O doğduğunda onla yeşeren isyanı yıllarca bağıra bağıra büyüdü. Haksızlığı, adaletsizliği ne yüksek şekilde bağırdı.

 “Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik.

Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.
Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.”

Geçtiği tüm zamanları öyle güzel dille anlattı ki; ’yeni başlayan bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu’ gibi. Ama yaşamak hakkı tanınmadı. Tıpkı Emine Bulut gibi. Tüm kötülüklere rağmen tüm yaşama hakları elinden alınan insanlar için kocaman bağırmaya devam edeceğiz. Yazmaya devam edeceğiz. Hiç unutmayacağız ve iyiyi, güzeli en çok da okumayı sürdüreceğiz.

Sen ölmedin Sabahattin Ali.
Emine Bulut
Ve yaşama hakkı elinden alınan insanlar.
Bizi yalnız okumak kurtaracak!

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın