Stefan Zweig (1881-1942), başta Satranç olmak üzere romanlarında oluşturduğu karakterler ve onlara kattığı psikolojik tahliller ile başarısını kanıtlamış bir yazardır. Eserlerinde geniş yer bulan psikolojik derinlikler,öyküyü olay odağından uzaklaştırıp karakter odağına koyar. Sıradan bir konu gibi görünen aşk Zweig’in kalemiyle ete kemiğe bürünüp bir kimlik kazanır. Tıpkı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nda olduğu gibi. Baştan aşağı aşk olan bir kadının 17 senelik  hikayesini okuruz. Mutlak aşkı belki biraz da saplantıyı görürüz. En önemlisi okurken adeta ‘Bilinmeyen Kadın’la beraber bunları yaşarız. Yazarın başarısının sırrı sadece karakter oluşturma ve onlara psikolojik derinlik katmada değil; psikanaliz bilmesinde saklı. Bizim de psikanalitik kuramla inceleyeceğimiz metinde aşk hikayesinin ardında psikanaliz izleri var.

Psikanaliz kuramcılarından Sigmund Freud’un geliştirmiş olduğu klasik psikanaliz kuramları ışığında (Topografik Model, Dinamik Model, Yapısal Model ve Psikoseksüel Gelişim Kuramı) karakteri/hikayeyi inceleyelim.

Olay örgüsü, tanınmış roman yazarı Bay R.’ye ‘bilinmeyen bir kadından’ gelen uzun mektupla başlar. “Sana, beni asla tanımamış olan sana” hitabıyla başlayan mektubu Bay R. ile beraber okumaya başlarız. Ancak kitap boyunca olayları sadece bilinmeyen kadının anlattığı kadarını öğreniriz. Yani aşk hikayesinin ‘tek tarafını’ dinlemiş oluruz. (Mektuba göre) bilinmeyen kadın 13 yaşındayken karşı dairesine taşınan Bay R.’ye aşık olmuştur. Ergenliğin getirisiyle saf ve cinsellikten uzak olan duygular yıllar geçtikçe değişir. Genç bir kadın olduğu zamanlarda bile eksilmemiş aksine güçlenmiştir. Bu kadının tek arzusu tanınmaktadır. Bilinmeyen kadın ile Bay R. 17 yıllık süre içinde üç farklı zamanda birlikte olurlar. Ancak bu birliktelikler kısa süreli deyim yerindeyse ‘tek gecelik ilişkiler’den öteye gidememiştir. Bu birliktelikten bir erkek çocuk dünyaya gelse de Bay R.’nin bundan haberi olmaz. Ta ki bilinmeyen kadın 30, erkek çocukları 11 yaşında hayata veda edene kadar…

Tek arzusu Bay R. tarafından tanınmak olan Bilinmeyen Kadın, 30 yaşına geldiğince ölümün eşiğinde söz konusu mektubu yazar. 13 yaşında başlayan aşk hikayesi çeşitli kırılma noktalarıyla devam eder. İlk kırılma noktası 13 yaşında 25 yaşında bir erkeği tanıması ve ona aşık olması olarak gelişir.

Mutlak aşk mı? Saplantı mı? Aşk aynı zamanda saplantı demek mi? Tartışmanın başlangıcı bu sorular üzerine oluyor. Freud’a göre aşk -en kaba tabirle-; libidoda biriken enerjinin çeşitli kanallara dağıtımı esnasında yaşanan sorun üzerine, bütün enerjinin tek kanala aktarımıdır. Bir anlamda kendinde olan ne varsa ‘ona’ vermesidir. Yani benlik libidosundan nesne libidosuna (Psikanalizde “ben” dışında her şey nesne olarak kabul görür) yoğunlaşmasıdır. Freud’un 1914’te yazdığı “Narsisizm Üzerine” isimli makalesinde “Aşık olmak ben libidosunun nesneye doğru akışını içerir. Bastırmaları kaldırma ve sapkınlıkları yeniden yerleştirme gücüne sahiptir” olarak açıklar. Sapkınlıklardan kast ettiği, Genetik Model içerisinde yer verdiği 3-6 yaş arasını kapsayan fallik dönemde yaşanan anne/babayla çatışma ya da aşktır. Bu yaş aralığında çocuk karşı cinsi olan ebeveynine aşıktır ve bu yüzden hemcinsiyle çatışmalar yaşar. Freud çocukların yaşadığı çatışmaya Ödipus Kompleksi adını vermiştir. Bu evrede çatışma sorunu atlatıldıktan sonra aşk duygusu başka bir kadın/erkeğe yöneltilir. Bu bilgiler ışığında hikayeye dönelim,13 yaşında bir kız çocuğu. Freud’un deyimiyle bütün libidal enerjisini tek kişide, Bay R.’de toplamış. Eğer çatışma başarısız olmuşsa,Freud’a göre Ödipus  kompleksi kalıcı olur ve bireyin kişilik gelişiminde sorun yaratır. Bilinmeyen kadın, yalnızlıktan söz eder, çocuk yalnızlığından.

“Babam çoktandır ölmüştü, annem neşeyi ebediyen gömmüş olan matemi ve dul aylığına mahkum olmuşların ürkekliğiyle bana yabancılaşmıştı.”

“Sadece yalnızlık çeken çocuklar tutkularını bütünüyle, dağılmaksızın koruyabilirler, ötekiler, duygularını başkalarıyla beraberlik atmosferinde gevezeliklerle harcarlar. … Oysa bana gelince, benim içimi dökebileceğim kimsem yoktu,kimse bana bir şey öğretmiş ve beni uyarmış değildi, deneyimsizdim ve her şeyden habersizdim.”

Bu paraflarda bizim için, enerjinin 17 sene  tek kanala sabitlenmesini açıklayacak 2 anahtar kelime var: Baba ve ölüm. “Çoktandır” ifadesini kullandığına göre, çocuğun fallik döneminde yaşaması gereken anne/baba aşkı ve kendi cinsiyle çatışma “başarıyla” veya “sağlıklı” yaşanmamış. Bu da demek oluyor ki, kişilik gelişiminde bir sorun yaratacak. Babanın yokluğunda bu çatışmayı yaşamak için ikame edebilecek kişi olmadığı anlaşılıyor. Belki, Bay R.’yi tanımadan önce onun nasıl biri olduğunu düşünürken coğrafya öğretmenine benzetmesi bu ikameye örnek olabilir. İlk kırılma noktası Bay R.‘nin onun hayatına girmesiyle gerçekleşmişti.

İkinci kırılma noktası 18 yaşında sevdiği adamla birlikte olması, ilk cinsel deneyimini yaşaması ile gerçekleşiyor. Beş sene önceki cinsellikten uzak, saf duygular artık değişmiş  ve arzu/dürtü halini alma başlar. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta daha var, o da Freud’un ortaya attığı, bastırılmış dürtülerin farklı bir formda ortaya çıkması olan savunma mekanizmaları fikrinden izler görüyoruz. Örneğin, bilinmeyen kadın kendini “sevgilisine” bakire olarak “sunduğunu” söylemeyişini açıklarken mantıksallaştırma mekanizmasına başvuruyor. Çünkü kendini, bakire olarak “sunduğunu” söylerse sevgilisini suçlamış ve sevgilisinin hayatına giren diğer kadınlar gibi davranmış olacak. Ayrıca kahramanımız aşkın bir getirisi olan idealize etme mekanizmasını da örnekliyor. Sevgilisi onun için daima kibar, zarif bir beyefendidir. Hiçbir zaman kendini ya da herhangi bir kadını incitecek davranışlarda bulunmamıştır. Bu yüzden hayatında sevgilisi için yaptığı hiçbir şeyden pişman değildir.

Üçüncü kırılma noktası, ilk birliktelikleri neticesinde hamile kalması ve çocuğunu parası olmayanların tedavi edildiği “cehennem” benzetmesi yaptığı bir hastanede doğurmasıyla gerçekleşir. Hamileliğinden ve doğumundan asla Bay R.’ye söz etmez. Mektuba kadar yani 11 yıl boyunca saklar. Çocuğunun ölümü üzerine mektubu kaleme alır ve bütün hayatını anlatır. Çocuğunun ölümünden söz ederken, çok erken yaşta çocuğunu kaybetmesinden Tanrı’yı sorumlu tutar ve Tanrı’ya isyan eder. Bay R.’ye herhangi bir isyanda, suçlamada bulunmaz. Çocuğundan habersiz olması kadının suçudur ne de olsa. Kazayla tanınmış roman yazarına bir suçlamada bulunmamak için “affet beni” ya da “ bağışla beni” gibi özür cümleleri kurar, sevgilisini olası suçlamalardan uzak tutar. Tanrı’ya kızgındır. Çünkü onun asıl Tanrısı Bay R.’dir. Adeta Hz. İsa ve Meryem gibi kutsal bir sevgidir onunki. Babasız bir çocuk büyütür. Meryem’den farklı yanı kendi bedenini “satması”dır. Son kırılma noktası da burada gerçekleşir.

“Bana gelince, ben artık Tanrı’ya inanmıyorum ve ayin istemiyorum, ben yalnızca sana inanıyorum”

“Bilmiyorsun ama ben çok güzeldim”

Güzelliğini fark etmeyen Bay R.’den adeta intikam alırcasına kendini başka erkeklere sunar. Zengin erkek arkadaşları olur.

“Zengin erkek arkadaşlarım, zengin sevgililerim oldu; önce ben onları aradım, daha sonra da onlar beni aradılar, çünkü – bilmem farkına vardın mı hiç ? – çok güzeldim… Yalnızca sen sevgilim, yalnızca sen beni sevmedin!”

diyerek bunun ilk nedenini açıklar. İkinci sebebi ise çocuğunun sefil  hayata sahip değil de babası gibi iyi ve zengin hayatı olsun istemesidir. Burada bizi yanıltan şey, annelik içgüdüsünün değil de çocuğunu sevgilisinin bir uzantısı gibi kabul etmesidir. Zengin erkek arkadaşları sayesinde çocuğu iyi okullarda okuyacak, şık ve temiz giysiler içinde yakışıklılığı ile etrafta göz kamaştıracaktır; aynı babası gibi.

“Senin çocuğun her şeye sahip olmalıydı, yeryüzünün bütün zenginliklerine ve rahatına kavuşmalıydı ve böylece tekrar sana, hayatın sana ait olan alanına yükselebilmeliydi.”

Üçüncü kırılma noktasında, hamileliğinden söz etmeyişinde bilinçdışının getirdiği bir neden var. Bu sırrı saklamanın sebebi, sevgilisini çocuk sorumluluğuna almak istemeyişidir. Çünkü, çocukluk yıllarında kapının deliğinden karşı daireyi gözetlediği günlerden birinde, bir dilenci ile Bay R.’nin karşılaşmasına şahit olur. Bay R. dilenciye istediğinden fazlasını verir. Çünkü ona göre yardım etmek bir görev/sorumluluk değil; ortadan kalkması gereken bir durumdur. Eğer kadın Bay R.’ye hamile olduğunu söyleseydi o dilenciyle aynı konuma düşecekti. Bu sebeple bütün sorumluluğu üzerine alıp çocuğunu kendi büyütür.

Bilinmeyen Kadın, “13 yaşımdan 16 yaşıma kadar sende yaşadım” der. Aslında bu sadece 16 yaş ile sınırlı değildir. 30 yaşında ölesiye kadar devam eder. “Sende yaşadım” cümlesinin her anlamıyla yaşam sürer. Adeta kendini onun kişiliğinde birleştirir, Bay R. gibi düşünür; onun istediği gibi; sevebileceği gibi yaşar. “Kolay olanı seversin”, “oyundan hoşlanırsın” gibi sevgilisine yönelttiği ifadeler bilinmeyen kadının hayatını şekillendirir. Sevgilisi kolay olanı sevdiği için 18 yaşında ilk gecelerini yaşamadan önce Bay R.‘nin yemek davetini düşünmeden kabul eder. Ayrıca 20’li yaşlarını hayat kadını olarak geçirmesi yine bununla ilgilidir. Sırf bir gün Bay R. ile tekrar karşılaşmak tekrar birlikte olmak için zengin sevgililerinden gelen evlilik tekliflerini reddeder. Keza son karşılaşmalarında, gece kulübünde birbirlerini beğendiklerini belli eden bakışmalarının ardından orada arkadaşlarını bırakıp sevgilisinin yanına gitmesi bir başka örneğidir.

İnsanlar hayatı taklit ve doğal olarak gözlem yoluyla öğrenir. Bilinmeyen kadın da 17 sene acı çekmeyi, bunu içine atmayı muhtemelen kendi keşfetmedi. En yakınındaki örnekten öğrendi: Anneden. Acıyla mücadele etme yöntemi olarak sessizliği seçen annesi gibi o da pasif kaldı. Pasifliği ile özdeşim kurdu.

Hikayenin her yerinde tekrarlanan tanınma meselesi de kadının kimliğinde tekrar yorumlanması gereken detaylardan biri. “Beni tanı artık” diye içinden ağlamasına karşın tanınmak adına büyük hamleler yapmaması önemli. Bu kadar tek kişide yaşıyorken neden daima arka planda kalmayı tercih eder? Belki de hayatın en temel bilgisi olarak şu yorumu yapabiliriz; 13 yaşında hayalinde kurduğu adamla gerçek adamın aynı kişi olmayacağı korkusu.

Hikayede 4 temel kırılma noktasından söz ettim. Bu kırılma noktalarına bakarken Freud dışında -onun görüşlerini benimseyip geliştirmiş- M. Klein’in iyi meme/kötü meme yorumunun da gündeme alabiliriz. Kötü meme kavramına göre, anne çocuğa iyi gelmeyebilir. Aşk ilişkilerine taşıdığımızda ise aşık olan kişi sevgilisinde ona iyi gelecek şeyler olduğunu ama bu iyi şeyleri ondan esrigediğini, sevmediğini düşünür. Son kırılma noktasını bilinmeyen kadının kendini satmasıydı. Klein’in yorumunda sevgiliyi anne, kadını bebek olarak kabul edersek; sevginin hasede dönüşmesini gözlemleyebiliriz. Sevgilisinde iyi gelecek şeyler olduğunu düşünüyor ancak sevgilisi bunu esirgiyor. Bilinmeyen kadın her ne kadar son nefesine kadar yüce duygularla sevse de Bay R.’yi; hayatının çoğu döneminde bu sevginin hasede dönüşmesini, zıt duyguları görebiliriz.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın