Beyaz (Blanc), genç yaşta hayatını kaybeden Fransız yazar ve dramaturg Emmanuelle Marie’nin 2005 yılında yazdığı, Fransa’da ödüllere aday gösterilmiş bir oyun. Ülkemizde Ezop Sahne yapımı olarak usta yazar ve yönetmen Özen Yula’nın rejisiyle 2018 Şubat’ından beri sahnelerde.

Oyunda birbirine tamamen zıt karakterde ve pek yakın ilişkileri olmadığını anladığımız iki kız kardeşin annelerinin ilerleyen hastalığından dolayı birlikte geçirmek zorunda oldukları üç gün anlatılıyor. Çok farklı yaşam tarzları sürmüş, birbirinden kopuk bu iki kardeşin yıllar sonra annelerinin yaklaşan ölümü vesilesiyle hesaplaşmalarına tanık oluyoruz. Bu iki karaktere Deniz Çakır ve Derya Alabora hayat veriyor.

Metin aslında çok tanıdık olduğumuz bir hikaye anlatıyor. İki karakterin uzun bir zaman sonra karşılıklı hesaplaşması ve eteklerindeki taşları dökmesi hem tiyatro hem sinemada çokça işlenmiş bir konu. Bu nedenle izleyicinin ilgisini ayakta tutmak için böyle bir konuyu artık biraz farklı ele almak gerektiğini düşünüyorum. Oyunun tümü bir mutfakta geçiyor, diyaloglara ve tabii oyunculuklara yaslıyor sırtını. Bu noktada izleyicide ciddi bir etki ve duygu uyandırması beklenen cümleler, anlatılan geçmiş olaylar maalesef bu amaca ulaşamıyor. Zira konu aslında çok ağır ve dramatik. Ölmek üzere olan bir anne, evi terk etmiş ve gelmesi umut edilen ilgisiz bir baba var işin içinde. Üstelik iki kadın kendi özel hayatlarında da aradığını bulamamış mutsuz insanlar. Fakat bütün bu unsurlara rağmen oyun size pek bir şey hissettiremiyor. Sanki karakterlerin dertleri, seçimleri ve nedenleri havada kalıyor.

İyi tanıdığımız iki başarılı oyuncu var sahnede. Ellerinden geleni de yapıyorlar. Özellikle Deniz Çakır belli ki rolünü sevmiş ve performansını en iyi hale getirmeye çalışmış. Yine de oyuncular neyi nasıl yapmaları gerektiği konusunda biraz kendi hallerine bırakılmış gibiler. Karakterlerin zihnine tam olarak giremiyor, duygularına ortak olamıyorsunuz. Sahnenin önüne gelip tepe ışığı altında oynadıkları monologlar bu amacı taşısa da tam tersi yabancılaştırıyor izleyiciyi. Bir yapaylık hissediliyor. Bu monologlar için belki daha yaratıcı bir çözüm, farklı bir reji daha etkileyici olabilirdi. Keza dış sesler de aynı şekilde. Hoparlörden gelen annenin öksürüğü ve sokak sesleri yapay bir hava veriyor, izleyicinin hayal gücüne bırakılması yeterli bunların. Aynı şekilde sahneye yansıtılan anne karakterinin video görüntüleri de. (Suna Selen’in karakteristik yüzünü ve dolu dolu bakışlarını görmek yine de hoş oluyor bu noktada.) Çeviri noktasında da bazı cümleler Türkçe’ye tam oturmamış ve kulak tırmalıyor.

Bütün bu nedenlerden ötürü oyun sizi içine alamıyor. Biraz eski tarz bir reji oyunun etkisini azaltmış. Tastamam gerçekçi bir dekor, oyuncuları sahne önünde ışık altında sırayla konuşturmak gibi şeyler artık işlemiyor. Belli noktalarda yenilikçi ve özgün çözümlerin oyunu etkili bir hale getirebileceğini hissediyorsunuz. Yarım kalmış ayrılıyorsunuz salondan.

1 YORUM

  1. Ellerinize sağlık. Ben yazsaydım aynı yazı çıkardı dediğim bir eleştiri yapmışsınız. Oyunu geçen sezon izledim. Rejisi çok özensiz ve eski. Yeni bir şey vaat etmiyor izleyiciye. Oynayanların bilinirliğine dayamış sırtını.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın