“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

‘Olağanüstü Bir Gece’ hayatının birçoğunu savaş zamanında Nazi baskısı altındaki ülkesinden kaçıp sürgünlerde geçiren ve derin bir umutsuzluk içinde yarattığı bazı karakterleri gibi intiharı seçen Stefan Zweig’in başyapıtlarından birisidir. Üç Büyük Usta, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, Kendileriyle Savaşanlar gibi eserlerinde Nietzsche, Tolstoy, Balzac, Dickens ve Stendhal gibi büyük yazarları işleyerek oldukça ses getirmiştir. İnsan psikolojisinin inceliklerini inanılmaz gözlem gücüyle okura aktararak adeta karakterleriyle özdeşleştirmeyi başarabilmiştir. ‘Olağanüstü Bir Gece’ eseri de başkarakterin müthiş psikolojik tahlilinin söz konusu olduğu, okurun ufkunu açan, onun hayata başka bir pencereden bakmasının elzemliğini dile getiren başarılı bir yapıttır.

Zweig, Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından İlknur Igan çevirisiyle yayımlanan bu uzun öyküsünde, aslında hayatı yolunda giden fakat bir süredir tamamen hislerden ve hissetmekten yoksun olan başkarakterin başına gelen tesadüfler neticesinde, günün sonunda varoluşunu sorguladığı bir altı saati anlatmaktadır. Olağanüstü bir gece aslında karakter için tam anlamıyla olağandışı bir gecedir. Zira bu gecede başkarakter, muhteşem şeyler yaşamanın ötesinde, daha önce hiç yaşamadığı aşağılık ve kendisini suçlayıcı hisleri tatmış, alt tabakadan insanlarla ilk kez bir araya gelmiş, hayatında pek yapmadığı bir şekilde maceranın içine atılmıştır. Bundan sebep aslında olağanüstü değil, sıra dışı bir gece yaşamıştır.

Öykünün ilk paragrafından anladığımız kadarıyla okuduğumuz metin 1914 sonbaharında bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çatışmalarda hayatını yitiren Baron Friedrich Michael von R.’nin yaşadığı ve sonrasında kaydettiği notlardan ibarettir. Bir yayıncı tarafından hiçbir kısmına dokunulmaksızın bizlere aktarılmıştır.

R.’nin aslında dört ay evvel yaşadığı olayı, zihninde tekrar tekrar yaşamak, kendisine hissettirdiği duygusal hazza yeniden ve kalıcı olarak ulaşmak için bu notları tuttuğunu görüyoruz.

“Kendim için bir kez daha anlatmak istediğim o malum gün de son derece sıradan, özelliksiz ve hiçbir uyarı olmadan başladı.”

Öykünün akışından R.’nin kişiliği hakkında verdiği ipuçlarından ailesinin kendisine bıraktığı servetiyle tasasız bir hayat yaşadığını, kadınlara ve antika nesnelere düşkün olduğunu öğreniyoruz. Gecenin fitili, aslında hoşlandığı ve ilgi duyduğu sevgilisinin bir mektupla kendinden ayrılmasıyla başlıyor. Bu olağan bir durumdur fakat ilginç olan R. bu ayrılık karşısında ne kin ne üzüntü hiçbir şey hissetmemiştir.

Bu olaydan sonra kendimi ve içimdeki bu tuhaf duygusal donukluğu bir hastanın hastalığını izlemesi gibi dikkatle gözlemlemeye başladım. Kısa bir zaman sonra bir arkadaşım öldü ve ben tabutunun peşinden yürürken, çocukluğumdan beri yakın olduğum bu insanı sonsuza kadar kaybettikten sonra içimde bir keder var mı, herhangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim. Fakat hiçbir kıpırtı yoktu ve ben kendimi, ışığın hiçbir zaman içinde kalmadan geçip gittiği camdan bir nesne gibi hissettim.”

O andan itibaren kendini sorgulamaya başlar. Ateşlenen bu fitil bizi gerçekleşecek olan olağanüstü pazar gecesine yöneltir. Kendi deyimiyle o gece başından geçenlerin ‘büyütülecek’ bir yönü olmamasına rağmen bir anda hayatının dönüm noktası olur ve ona farklı bir anlam katar.

Zengin ve yaşam kaygısı olmayan, o güne değin istediğini elde etmiş bir adam, sevgilisi kendisinden ayrılmış olmasına, yakın bir arkadaşını kaybetmesine rağmen herhangi bir şey hissetmemiştir ve bu durum karşısında kendisini sorgulamaya başlar. Bir pazar akşamı faytonuyla gezintiye çıkar.

Plansız bir şekilde şehrin bir ucunda yapılan at yarışlarının olduğu hipodroma geldiğini fark eder. İnsanların gürültüsü onu bilinçsizce hipodroma doğru çeker. Burada bir kadını kocasıyla birlikte uzaktan seyrederken, R.’nin sinir olduğu kocanın elindeki oynanmış yarış biletlerinden birinin, adamın elinden düşüp, rüzgârın etkisiyle ayak ucuna kadar geldiğini fark eder. Adama sinir olmasından dolayı bilete el koyar ve sesini çıkarmaz. Bu bilette oynanan at yarışta galip gelir ve bu andan itibaren R.’nin ruhunda bir fırtına kopmaya başlar. Elinde tuttuğu bilet artık bir miktar paradır. R. hiç ihtiyacı olmamasına rağmen bir nevi bu parayı çalmıştır. O esnada vicdanında garip bir baskı oluşur. Ne yapacağını bilemez. Geçen kısa süre sonunda kazandığı parayı yeni bir oyunda hiç bilmediği bir ata oynamaya karar verir. Haydan gelen Huya gitsin derdindedir. Garip bir rastlantı eseri bilmeden oynadığı bu at da yarışı kazanır. Artık elinde yüklü bir miktarda para olmuştur ve R. bununla ne yapacağını ve ne hissetmesi gerektiğini bilemez.

Bu vicdanı gerilimden kaçmak için kendini hipodromun dışına atar. Faytonuyla gezintisine devam eder. Kafasında bu yaşadıklarını tartarken faytonun şehrin varoş mahallelerinden birine geldiğini fark eder. Yaşadığı duygusal gelgitin de etkisiyle daha önce hiç gitmediği varoşlara karışmaya karar verir. Kıyafetleri bile kendisini çevresinden ayırıyordur ama o bunu görmezden gelerek buradaki insanlarla temas kurmaya, insan ‘sıcaklığı’nı hissetmeye çalışır. Yarışlardan elde ettiği haksız kazancı, sadaka gibi çevresindekilere dağıtır. Sefil, izbe bir mekâna girerek, burada gözüne kestirdiği çocuklu bir ailenin masasına kendisini kabul ettirmeye çalışır. İnsanların kendisi hakkında neler hissettiklerini kendince sorgular.

Gecenin ilerleyen saatlerinde karşılaştığı, hiçbir cinsel haz arzulamaksızın, yalnızca bu sıra dışı gecede karıştığı maceranın sürmesi adına, yüzüne bakılamayacak denli çirkinlikte bir hayat kadının peşinden gider. Kadın R.’yi ıssız ve karanlık çalılıklara doğru sürüklemektedir. R. işin içinde bir tuzak olması şüphesine bile aldırmaksızın yaşadığı hipnozun etkisiyle takibini sürdürmeye devam eder. Gerçekten de tahmin ettiği gibi ıssızda karşısında kendisini polise şikâyet etmekle tehdit eden iki adamla karşılaşır. Belli ki bu adamlar hayat kadını ile birlikte R.’yi tuzağa düşürmeye çalışmaktadırlar. Onun gibi güzel kıyafetli, beyefendi görünümlü ve soylu birini zina ediyor diye polise vermekle tehdit ederler. R. bu durumdan hiç gocunmaz ve onları kendisini rahatsız ettiklerinden ötürü polise verebileceğini söyler. Adamlara istediklerinden de fazla miktarda para verir ve bu sefaletten ışığın yükseldiği caddeye doğru ilerler. Ruhunda artık bir aydınlanma, vicdanı rahatlama, hırsızlık yapmanın verdiği suçluluk hissi, fakirlere yardım etmenin verdiği huzur hissetmektedir. Yani artık ‘hissetmektedir.’ Bunu keşfettikten sonra hayatını yeniden irdelemeye ve artık cam kapı-pencerelerin ve korunaklı çatıların ardından yağmuru seyretmektense, sokağa çıkıp yağmurun altında ıslanmaya karar verir.

“Ben yaşamı daha önce hiç bu denli arzuyla yaşamamıştım -bundan eminim- ve şimdi biliyorum ki, kendiyle ilgili durumlar karşısında kayıtsızlaşan herkes (tek çare olarak) bir suç işleyecektir. Kendi kendimi anlamaya başladığımdan beri diğer pek çok şeyi de anlıyorum; Açlıkla bir vitrini seyreden birinin bakışları beni kahreder, bir köpeğin neşeyle sıçrayışı büyüleyebilir. Bir anda her şeyi görmeye başladım, artık hiçbir şey sıradan değil benim için.”

Zweig, diğer tüm uzun öykülerinde olduğu gibi ‘Olağanüstü Bir Gece’de de başkarakterinin yoğun psikolojik tahlilini yapmış ve yine okuyucusunu karakteriyle özdeşleştirerek kendisini ve hayatını sorgulaması adına pencere açmıştır. Hala okumadıysanız bence Zweig okumanın ve artık yağmurda ıslanmanın tam vakti!

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın