Belçikalı yönetmen Felix van Groeningen daha önceleri The Broken Circle Breakdown (Kırık Çember) ve De helaasheid der dingen (Çölde Kutup Ayısı) filmleriyle karşımıza çıkmıştı. Üstelik Kırık Çember ile Oscar’da Yabancı Dalda En İyi Film dalında aday gösterilmişti. Çölde Kutup Ayısı filmi ile de Cannes ve İstanbul Film Festivali’nden de eli boş dönmedi. Şimdi ise başrollerini Stef Aerts ve Tom Vermeir’in paylaştığı, Sundance ödüllü Belgica ile karşımıza çıkıyor.

Jo (Stef Aerts) bir bar işletmektedir. Abisi Frank’ın (Tom Vermeir) onun iş durumundan yeni haberi olur ve onunla ortak olmak ister. Daha sonradan işleri büyütmeyi karar verirler. Cafe Belgica adında bir mekan açarlar. Gelişmeler devam ederken Frank’ın karısı Isabelle (Charlotte Vandermeersch) bu durumdan rahatsızlığını dile getirir. Belgica’nın gidişatının nereye varacağını fark eden ilk karakter odur. Frank artık canlanmaları gerektiğini, bir ölüden farkları kalmadığını söyler ve Frank’ın da aslında neyi istediğini kendi ağzından duymuş oluruz. Zengin ve iş sahini olmanın yanı sıra onun asıl derdi kendi hayatının dayattığı motonluktur ve Belgica onun için tüm bunlardan bir kaçış yoludur.

Jo da aynı sürede Marieke (Hélène De Vos) adında bir kadınla yakınlaşır. Abisiyle yaşadığı sorunların benzerini onunla da yaşayacaktır. Marieke ile yaşayacağı sorunlar abisinin habercisi niteliğindedir. Jo, Frank’a göre her zaman daha olgun davranmaktadır fakat Frank’ın kurtarıcı hamleleri kendisini Jo’nun gözünde vazgeçilmez kılar. Belgica, Brüksel’in kalbi haline gelmeye başlar. Zirveye ulaşmaya yaklaştıkları tam o anda insanlar gerçek kimliklerini ortaya çıkarmaktan çekinmez ve işler sapa sarmaya başlar.

Belgica’nın başarı mı yoksa başarısızlık mı hikayesi olduğu tartışılır. Her iki kalıba da uyan film sonuna doğru, Frank’ın Jo’ya ”başaramadım” deyişine karşılık ”hayır, sen başardın” cevabıyla ”başarı hikayesi” olarak adlandırmamız konusunda bir ip ucu verebiliyor.

Film biçim kaygısını böylesine taşıyorken -buna kıyasla- içerik bakımından zayıf kalabiliyor. Jo tanıtılmadan izleyiciye sunulmaya çalışılıyor ve sürekli çelişkiler içerisinde bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Benzer sebeplerle senaryonun I. perdesinin iyi bir şekilde işlenmemiş olduğunu düşünüyorum. Keşke senaryo ve hikaye kısmına biraz daha özen gösterilseymiş. O zaman dört dörtlük bir film olacağına emin dahi olabilirdik.

Genellikle insanlar sosyal hayatları ile iş hayatları arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. İkisini birlikte yürütebilenler ise istisna kişilerdir ve modernleşen dünyada insanlar, maddi gereksinimlerini karşılayabilmek için iş hayatını seçer. Bir nevi yaşayabilmek için mecazi anlamda ölmeyi göze alırlar. Zamanla yıl başlarında televizyondan izlediği eğlence programlarıyla ruhlarını doyurabileceklerini zannederler. Böylesine monotonlaşan yeni yaşamlarımızda Belgica ikisini birlikte idare edebilen -bir süreliğine de olsa- insanlara dikkat çekmektedir. Bu müstesna kişilikler, izleyicide ”neden bizimde böyle olmasın ki?” hissi uyandırabilir. Fakat işin gerçek yüzü sanıldığı gibi olmayacaktır. Buradaki tek fark yeni düştükleri tek şey maddiyat değil aynı zamanda da kendileridir.

Filmde geçen The Shitz, White Virgins, Erasmus, Burning Phlegm gibi gruplar Soulwax adlı bir grubun elinden çıkıyor. Konsept ve aranjman bakımından birbirinden farklı gruplara tanık olmamıza sebep olan Belgica, müzik kullanımıyla ön plana çıkıyor. Temsili gece hayatını sunabilmek için gerekli olan malzemeleri kullanmakta sınır tanımıyor ve dozunu da olabildiğince arttırıyor. Tek gayeleri eğlenebilmek olan onlarca insan, kullanılan müzikler, ışık tonları ve filmin biçimi ile temsil ediliyor.

Hiç müzik kullanılmayan ya da çok müzik kullanılan filmler genellikle eleştirilere maruz kalır. Ben bu konuda Derviş Zaim’in ”Bazı filmler müzik kullanılmaya ihtiyaç duyar; bazıları da hiç duymaz,”sözüne katılıyorum. Belgica da müziğe ihtiyaç duyan bir film ve bundan beslenmesinin hiçbir olumsuz yanı yok. Üstelik dramatik kurgusu açısından film adına yararlı bir durum.

Filmde geçen şarkılara buradan ulaşabilirsiniz:

Kullanılan ışıklar ve seçilen kadrajlar filmin psikolojisi ile paralel gidiyor. Yüksek bir ritmde ilerleyen Belgica, sinematografisinden de güç alarak hızını fazlalaştırarak filmden kopmamanıza ve hikayeye sadık kalmanıza sebep oluyor. Kurgu bakımından da ritm ile uyumlu olan Belgica müzik-kurgu-ışık üçlemesiyle yönetmenin yönetmenliğini konuşturduğu bir film olarak kalıcı bir izlenim bırakıyor. Filmin biçimini oluşturan ögelerin birbirine bu şekilde kenetlenerek ortaya çıkardığı her şey birbirinden bağımsız düşünülemeyecek derece başarılı. Filme nazaran filmin yönetmeninin ön plana çıkma nedeni ise buradan kaynaklanıyor olabilir.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın