Herhangi bir kentte, varoluşun herhangi bir zamanında” diyordu Tezer Özlü. Hiçbir yere ait olamayışını böyle hafifletiyordu. Siz kendinizi nereye ait hissediyorsunuz sahi? Dünyaya pencere arkasından bakan kesimden misiniz? Yoksa hiç görmediğiniz bilmediğiniz yerlere mi aitsiniz ?

Aidiyet insanoğlunun asla bitmeyecek devinimlerinden biridir. Bir yerden gelme ya da herhangi bir yere ait olma. Başını Batı’ya çevirmiş kökenini orada arayan yazarlar içinde başını Ortadoğu’ya çevirmiş bir yazardır Ece Temelkuran.

Gazeteci kimliği ile tanıdığımız ecetem* 1973 İzmir doğumlu. 1995 Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. İstanbul Barosu’na kayıtlı bir avukat olsa da mesleğini hiç icra etmedi. 1993 yılında gazetecilik hayatı başladı. 20 yıl muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Kadın hareketi, siyasi tutuklu ve hükümlüler, Güneydoğu sorunu üzerine çalıştı, röportajlar yaptı. Almanya’da kadın hareketi üzerine bir araştırma yaptı. Dünya Sosyal Forumu sürecini izlemek için 2003’te Brezilya’ya, 2004’te de Hindistan’a gitti. Daha sonra Venezüela’daki sosyalist devrimi ve Arjantin’de ekonomik krizden sonra oluşan halk hareketini inceledi. Bu incelemeye dair yazılarını Buenos Aires‘te Son Tango” başlıklı yazı dizisi olarak Milliyet gazetesinde yayınladı. Aynı gazetede “Kıyıdan” adlı köşede yazmaya 8 Şubat 2010’a kadar devam etti. 2012’ye kadar Habertürk gazetesinde yazdı.  Birgün  Gazetesi’nde de yazılar yayınladı. Yakın zamanda sosyal medya hesabından her ay OT Dergisi’nde yazacağı haberini verdi.

“Onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. Muz seslerini dinleyecekti. Nasıl sevineceğini, hayret edeceğini düşündükçe…”  Muz Sesleri / Everest -2010

Ecetem’in ilk kitabı

1996 yılında, köşe yazılarında satır aralarında okuyucularına hissettirdiği şiirselliği “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır”a taşır. Şiir–metin karışımı bu kitap ilk kitabıdır. Genç yaşında yayınlamasına rağmen yaşından büyük cümleler içerir. Bir “ilk kitap”a göre gayet özgün bir üsluba sahiptir. Bazen sevgiliyle bazen kendiyle hesaplaşır kitap boyunca. Cümlelerin altını çizersiniz peşi sıra, durup düşünürsünüz. 23 yaşındaki kadın sizden bunu ister: “Bunları oku. Denize karşı bir sigara yak.Tek şekerli, demli bir çay koy masaya. Çok neşeli bir müzik çalsın mutlaka. Kapat gözlerini, gülümse. Çünkü…”

Hayat üçlemesinin ilk kitabı “Bütün Kadınların Kafası Karışıktır” kadınlığı, anneye olan bağlılığı ve hesaplaşmayı devrik cümlelerle düzensiz ama uyumlu biçimde okuyucuya aktarır. “Babam için, anneme” ithafıyla başlar. İçinden kadının geçeceği ilk ve son kitap olmayacaktır. Gerek “Hayat ” üçlemesinde gerek diğer kitaplarında kendine has üslubuyla işleyecektir.

1997 yılında Metis Yayınları’nın Siyah-Beyaz dizisinin dokuzuncu kitabı yayımlanır. “Oğlum, Kızım, Devletim” Ecetem tarafından kaleme alınır. 6 Mayıs 1996’da Eskişehir E Tipi Kapalı  Cezaevi’nin açılmasının ardından başlayan açlık grevine annelerin verdiği desteği  “anne”lerin gözünden anlatır. Gözü yaşlı annelerin olaylara nasıl karıştığı, Türkiye’nin yaşananlar karşısında tutumu, annelerin nasıl dayak yediğini annelerin ağzından dinleriz. “Anneler, dünyanın bütün küçük mutfaklarında, haksızlığın dayanılmazlaştığı günler için hazırlanıyorlar.” diyen Ecetem edebiyatın toplumun yaşadığı acılara kayıtsız kalamadığını 136 sayfada içimizi burka burka anlatır.

2002 yılında Hayat üçlemesini tamamlayacak iki kitap gelir. “Kıyı Kitabı “ve “İç Kitabı “. Kitaptalardaki yolculuk yavaş yavaş diğer kitaplarının temelini oluşturur.

2006 yılında yolculuk kitaplarından ilki gelir: “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Latin Amerika’dan kesitler sunar. Hiç turistik yanı yoktur kitabın. Venezüela’da yaşanan devrim Temelkuran’ın kalemiyle bize ulaşır. Basının ufak tefek haberlerle geçiştirdiği bu değişim Chavez’in isteği üzerine taa dünyanın öbür ucundan bir gazetecinin gözlemleriyle yazılır. Umudun tükenmekte olduğu zamanlarda, dünyayı küçük insanların değiştireceğini hatırlatır, yaralara ilaç gibi gelir.

“Biz bu toprağın insanlarını neden hep çok dövülmüş çocukları sever gibi severiz ?” Ağrının Derinliği –

2008 yılına gelindiğinde farklı bir konu ile karşı karşıya kalırız: Ermeni meselesi. Siyaset ile iç içe bir yazar olan Temelkuran, yoğun tartışmaların yaşandığı meseleye “biz” olma duygusuyla yaklaşıyor. Türk ve Ermeni milliyetçiliğini incelerken toplumların birleşme aşamasında yaşananlara değinir. Bu konuda yazılmış bir başucu kitabı niteliği taşımaz. Ama “farklı” kesimlerin olaya bakış açısını görmek için okunmaya değerdir. (Kitap 2010 yılında İngiltere’de Deep Mountain adıyla yayımlandı.)

Ece Temelkuran, eserlerinde toplumsal olayları işlemeyi sever. Toplumlarda sıkça yaşanan halkın bakar kör olduğu durumlara cesaretle çoğu zaman duygularıyla yaklaşır. Bilgi birikimi çok fazladır ki karşılaştırıldığı isimlerden bu yönüyle her zaman 1-0 öndedir. Katıldığı tv programlarında ya da gazetelere verdiği röportajlarında açıkça görülebilir. 2010 yılı itibariyle gazeteciliği ile değil de ‘romancılığı’ ile ön planda olmaya başlar.

“Bu yol bir şehre giderdi / Güneşin tutuştuğu denize batmış güle / Mavi ıslak gecelerde ne sevgiler açardı /Dünya menekşe bahçesinde alev alev / Ey şehir sen yoksun Ezginin Günlüğü – Beyrut

İlk romanı “Muz Sesleri”dir Ecetem’in. Çoğumuz bu kitapla tanıdık. Muzların çıkarttığı sesi merak ettik. Kalplerin yağmalandığı yerden Beyrut’tan seslendi bize. Şatilla Kampları, Doğu’daki Paris savaşın ortasında aşk, aşkın ortasında kadın olmak…

Ecetem, bu romanı yazmak için Beyrut’a gitmiş ve 9 ay orada kalmıştır. Ana mekanın Beyrut olmasının dışında kendisi de şehre aşıktır. Aşkını satırlara öyle bir yansıtır ki ister istemez biz de Beyrut’a aşık oluruz. -Beni de hiç gdörmediğim şehre aşık eden şey bu kitap olmuştu. :)-

İlk roman olduğu için birçok teknik kusur görülür. Gazeteciden romancıya dönüşmenin sancıları diyebiliriz. Yerel halkın dilinden sözcükleri cümle aralarına serpiştirmek uğruna romanın üslubu hasar görmüştür. Kötü sıfatını yakıştırmak olmaz sayesinde sözlüğümüze “habibti”  “kıbbe” kelimelerini ekliyoruz. 🙂

“Bu savaştan gidenler Filipina,evlerini kaybettiler.Bu yüzden gitmedim ben.Annen de bu yüzden kaldı.Birlikte yaşanan hikayeler,insanları birbirinin evi yapar.”

Aidiyet duygusu insanoğlunun baş belası mı iç sıkıntısı mı emin değilim. Emin olduğum şey Ecetem’in bu romanıyla bizi Ortadoğulu olduğumuza inandırıyor oluşu. İngiltere’de okuyan Deniz karakterinden okuyoruz bunu. Avrupa ve ortadoğu çatışması vücut buluyor adeta. Yeni doğan bebeğin göbek bağı kesilir, Oxford’un bahçesine gömülür; büyük adam olsun diye. Tam ortadoğulu hareketi değil mi?

“Dilini bilmediğin bir yerde ağlamak fenadır. Çünkü seni, senin dilinde susturacak kimse yoktur.”

Bu kitap üzerine anlatacak çok şeyim var lakin sayfalara sığdırmak zorundayım. Mayıs ayının anlam ve önemine yakışır bir kitaba geldi sıra: “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”

“Fatima,Dido,El kahina,Sibel,Meryem…Adına ne dersen.Kadın tanrı kılık değiştirir sadece.Tahmin edersin ki erkek dünyasında hayatta kalmak için kıvrak olmak gerekiyor!”

2013 yılında Everest yayınlarından çıkar. İsmini  Felak Suresi’nden alır. Yaralı coğrafyadaki yaralı dört kadının öyküsü anlatılmakta. “Çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadar” sloganıyla yer edindi kendine. Muz Sesleri kadar çarpıcı olmasa da kalbi kırık bir kadının neler yapabileceğini göstermesi adına güzel denilebilecek bir roman. Yine gazetecilikten gelen bir yazarın kusurları göze çarpıyor. Ortadoğu’nun ara sokaklarında gizlenmiş halkı saklandığı yerden çıkartıp tanıtmaya çalışır. Bu çaba esas konudan uzaklaşmamıza sebep oluyor. Bu kusurların dışında anaerkil kültürün tanrıçaları olan kahramanlar her şeye rağmen hayatta kalmaya çabalarlar. Velhasız kelam, roman bitince Madam Lilla idolünüz olabilir.

“Kaç devir geldi  kaç nesil geçti / kaç çiçek soldu  hani bu sondu ?” Sezen Aksu- Sultan Süleyman

“Hatırlamakla unutmamak aynı şey mi Hüseyin Abi?”

Yıl 2015. Ecetem, bu defa 12 Eylül 1980 ile karşımızda: “Devir.”

Daha iyi bir dünya için çabalanırken devredilen tecrübeler. Daha önemlisi devredilen şey, daha iyi bir dünyanın olacağı ve bunun için çabalamaya değer olduğu inancı. 80 darbesi iki farklı çocuğun diliyle anlatılıyor roman boyunca. Onların kelimeleriyle. Oya Baydar, Devir’deki çocuksu dilin, eseri katur kutur dönem romanı olmaktan kurtardığını ifade ediyor.

Ali ve Ayşe’nin dilsiz kuğuları kurtarma çabaları, ipek böceklerinin meclis arşivinde kozalarından çıkıp kelebek olmaları, 70’ler ve 80’lerin mağdur Alevi mahalleleri, başkentin orta sınıf mahallerinin gündelik yaşamı, okur yazar sınıf semtleri, devredilen zaman…

Roman ilkokul ders kitabı gibi ünite –konu– alt başlık şeklinde bölünmüş. Bölüm adları da ilkokul kitabından alınmıştır: “Mahallemizi tanıyalım”, “Çağdaş Batı Müziği ” vb.

Farklı sınıflardan, farklı mahalleden iki çocuk. Seyranbağları ve Kurtuluş Mahallesi’ni birleştiren ne olabilir? Ya da ne kadar sürebilir. Elbet bir neden bulunur kuğular kurtuluncaya, kelebekler meclise girinceye kadar!

Gözlemlediğim kadarıyla romana gelen eleştiriler Ecetem’in hala üzerinden atamadığı gazetecilik üslubunun yanı sıra ideolojik görüşlerinin dayatılması yönünde. Roman üslubu oturtmak zordur fakat şunu da unutmamak gerekir ki, 80’li yıllarda sadece siyaset konuşulmuyordu. İnsanlar aşık olabiliyor, Zeki Müren’le Bülent Ersoy’un cinsi tercihleri dedikodu malzemesi olabiliyordu. Orta sınıfın kaygıları Zeki Müren ve Bülent Ersoy odaklıyken çocukların ilgi odağı rol-model aldıkları devrimci/ülkücü abiler/ablalar olabiliyordu. Bence Temelkuran, romanın tarih ve toplumdan beslendiğini kanıtlayabilen bir yazar. Çünkü biz bu satırlarla büyüklerimizin ‘hatırlamayacakları’nı yani hiç görmediğimiz, yaşamadığımız bir dönemi şarkılarıyla, dedikodularıyla, renkleriyle, kokularıyla okuyabiliyoruz.

“…O kuğuların bu ülkenin tam kalbinde durup susarak sakladıkları bir sır vardır. Bu çılgın ve hüzünlü ülkede her şeyin neden ve nasıl olup da hâlâ devam edebildiğini sadece o dilsiz kuğular bilir”

Ece Temelkuran , sosyal medyayı iyi kullanan bir yazar. www.meyhanedeyiz.biz ‘de sanatçılarla yemek esnasında yaptığı röportajları yazıyor. Nisan ayında konuk Hayko Cepkin’di.

Bir de Can Yayınları’nın orijinal pazarlama tekniklerinden www.eceninmasasi.com sizi Ecetem’in dünyasına yolculuğa çıkarıyor. Masasındaki notları okuyabiliyor,yazdığı şiirleeri kendi sesinden dinleyebiliyorsunuz. Arzu ederseniz bir de not bırakıyorsunuz kendisine.

 Bundan sonraki adımı ne olur bilemem ama tek temennim kendisinin bir “Devrim Müzesi” açması yönünde. Dünyanın dört bir yanından devrim izleri kitaplardan vitrinlere taşınsa bir de bunun mimari Ecetem olsa…

Yazıma son verirken Anneler gününü Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın son cümlesiyle kutluyorum : “Tanrı bizi sevmese bile cesur bir anne bize yetebilirdi.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın