Yönetmenliğini “Gişe Memuru”, “Sarmaşık” ve “Kelebekler” filmlerinin yönetmeni Tolga Karaçelik’in üstlendiği, Bartu Küçükçağlayan’ın hem oynayıp hem senaryosunu yazdığı “Bartu Ben” dizisi 18 Ekim 2018 günü BluTV’de yayınlanmaya başladı ve 10. bölümü itibariyle 29 Kasım’da final yaparak sevenleri için tabiri caizse bir rüzgar gibi geçip gitti. Tabii diziyi sevenlerin yanında elbette olumsuz eleştirenler de oldu, fakat benim gördüğüm en nihayetinde komedi yapsalar bile güldürü unsurlarını daha derin meselelere dokunmak için araç olarak kullanan ve televizyondan daha farklı bir mecrada olduğu için hikayeyi işlerken kendini daha özgür hisseden, ama bu özgürlüğü suistimal etmeden hikayeyi ana konuya hizmet edecek şekilde işleyerek disiplini elden bırakmayan, hayata dair sorgulamalarını Bartu karakterinin etrafındaki ilişkilerden referans alarak gerçekleştiren iyi düşünülmüş, iyi tasarlanmış bir dizi olduğuydu.

Tolga Karaçelik’in filmlerini izlerken dramatik bütünlük konusundaki ciddiyetine vakıf olduğum için baştan savma bir proje izlemeyeceğimize emindim. Kelebekler’de Gişe Memuru ve Sarmaşık’tan daha farklı bir ton deneyerek izleyiciyi güldürmeyi başardığı için bu sefer komedi türünde bir dizi çekmeye başladığı haberini alınca açıkçası hayli heyecanlandım. Sinemada tecrübe edindiği bu türü bir diziye nasıl yayacağını merakla beklemeye koyuldum. Bence ilk bölümden itibaren komedideki en temel kuralı tıkır tıkır işlediler. İzleyici diziye gülmedi, diziyle birlikte ve yalnızca gülmeye ihtiyacı olduğunda güldü. Baktığınız zaman karakter güldürmek için çabalamadı, zaten bu çabanın farkına vardığımızda komedinin bütün işlevi ortadan kalkıyor. Her seferinde komiğin verilmesi için gerekli ön hazırlıkları yapıp tohumları önceden attılar. Gücünü de bu düğümlerden aldı dizi. Yani o süreci dikkatle gözlemlemeyen birinin sonraki evrelerde gülmesi olanaksız.

Bartu Küçükçağlayan’ın kendi yazıp kendi oynaması -ya da kendini yazıp kendini oynaması- her ne kadar Tolga Karaçelik bir röportajda “az kalsın kendi dizisine seçilemeyecekti” dese de onun için bir avantaj olmalıydı. Zaten yıllardır canlandıracağı karakterin içinde yaşıyor, zayıf noktalarını, güçlü taraflarını, insanlardan sakladığı gizli yönlerini, hangi tarz insanlara açılıp hangilerine gardını kuşandığını, ne söylediğinden çok ne söylemediğini en iyi o biliyordu neticede. Karakteri bu temelin üzerine oturtarak diziye uyarlanacağı şeklini yeniden verdiklerinde karmaşık bir kişilik olarak ortaya çıkıyor Bartu. Özünde çok duygusal, ama çevresiyle bir o kadar ilgisiz, hatta yalnızca kendi dertlerini önemseyen biri gibi duruyor. Ama bunu tespit etmek bile çok değerli. Çünkü dramada en karmaşık kişiliklerin bile eksiksiz sunulması hayati önem taşıyor. Çoğu yapıtta çelişkili veya karmaşık kişiliklerin netlikten kaçınarak kurulacağı zannediliyor, ama öyle değil. Bartu karakteri de birbirinin karşıtı olan yönlerin bileşimiyle kurulmuş. Belli ki onun egemen karakter özelliğini referans olarak kullanıp değişik durumlarda nasıl davranacağına ilişkin bir anahtar oluşturarak yola çıkmışlar ve karakterin bütününü çizerken tutarlılığını sağlamayı ana hedef edinmişler. Bartu, klasik dramadaki çoğunlukla başka şekilde tavır alamayan, tepkileri, nasıl davranacağı önceden tahmin edilebilen ve kendilerine verilmiş olan işlevi yerine getirmekten başka bir görevi olmayan “kapalı kişilikten” ziyade; çelişkili, anlaşılmaz, mantıksız olarak görülebilecek, davranışları tahmin edilemeyecek derecede değişkenlik gösteren, hatta zaman zaman davranışlarının altındaki dürtünün kaynağını izleyicinin kendi kafasında kararlaştırdığı çağdaş dramadaki “açık kişiliğe” daha yakın. Olaylar düzlemine bakacak olursak da, kendine bir hedef koyup yalnızca ona odaklanan bir karakter barındıran “action drama” değil, bunalım noktasına kadar bir dizi karşılaşmadan kaçınan fakat bir yerde dönüşü olmayan o yola girmek zorunda kalan “karakter draması” izliyoruz. Zaten adından da anlaşılacağı gibi…

Bartu Küçükçağlayan oynarken genelde vücut dilini iyi kullanmaya odaklanmış, çünkü en inandırıcı karakterler dış görünüşüyle iddiasız oyun yeteneğinin bir bileşimi olan vücut dili iyi kullanıldığında ortaya çıkıyor. Düşük çabayla en büyük etkiyi vermenin peşindeler, hatta yalnızca bir bakışın bile aşırı jestlerden çok daha etkili olacağının bilincindeler. Kişiliği oluştururken en temel araçlardan biri de karakterin kıyafet seçimleri. Bunlar Bartu hakkında bize fikirler veriyor. Sarı çorapları onun için adeta bir tabu olmuş. Çekmecesinde yalnızca o sarı çoraplardan var. Bir bakıma kişiliğini onunla tanımlıyor. Çünkü bu çoraplar genelde içinde bulunduğu ya da bulunmak zorunda kaldığı ortamlarla çelişkili bir nitelik kazanıyor. İlk bölümde cenaze evindeki soldan sağa çevrinerek yalnızca insanların giydiği çorapların gösterildiği planı hatırlayın. Bu diyalektik organizasyon temelsiz, geçici bir güldürme olmaktan ziyade Bartu’nun çevresiyle ne kadar zıt biri olduğunu görmemiz ve bu zıtlıkların içinde acıyla kıvranırken bizim de ona haince kıkırdamamız için verilmiş bir detay. Durumu diyaloglarla açıklamak yerine aksesuarla sessiz şekilde anlatabilmenin ne kadar doğru bir yöntem olduğunu da görüyoruz böylece. Final sahnesinde kendisiyle özdeşleşen o sarı çorapları hüzünle çıkardığında tabularını yıkmak zorunda kaldığını anlıyorsunuz. O sahnede çalan müzik bile dramatik bütünlüğe uygun olarak seçilmiş. Çoğu Türk dizisinde müzikler rastgele ve alakasız seçilse de müziğin kurmaca gerçekliğin bir parçası olduğu için karakterleri, mekanları ve olayları yansıtması hayati önem taşır. Bob Foss’un örneklediği gibi, bir yapıttaki çok basit bir müzik bile en doğru yerde en doğru duyguyu yansıtacak şekilde seçilmişse Bruckner’in Dokuzuncu Senfonisi’nden bile etkili olabilir. Dizinin çekirdeğini ve konuya karşı takındığı tavrı belirleyen ana fikri az önce sözünü ettiğimiz çok doğru seçilmiş bir müzikle vermeyi seçtiler: “Gerçek hayat seni rehin alacak.” İşte meselenin özü tam da bu…

Diyaloglara gelirsek… Bence Bartu Küçükçağlayan iyi bir diyalog yazarı. Repliklerin bütünü belirlemesi yerine bütün tarafından belirlenmesini tercih ediyor. Karakterin duygusal halini yansıtması için ne söylediğinden çok nasıl söylediğiyle ilgileniyor. Kişiliğimiz çelişkili bir bütün olduğu için genelde iyi diyalog dağınık ve mantıksız olur. Tabii günlük konuşmadaki tekrarlar, fazlalıklar, gereksiz sözcükler arasından dozunda seçimler yapmak da çok önemlidir. Bartu Küçükçağlayan bu seçimleri dozunda yapıp yapay izlenimi bırakmayacağım diye doğal konuşmayı mekanikleştirme tuzağına da düşmüyor. Yani gerçek konuşmanın bire bir kopyası değil de tutarlı bir taklidini yapmak gibi bir şey bu. Söylediklerine veya söyleyiş şekline bakarak başka kimsenin bu tarzda konuşmayacağı izlenimini de ediniyoruz. Diyalog açısından ben gayet üstesinden gelmiş buldum. Sonuçta bu bileşenleri derleyip toparlayarak baktığım zaman bence iyi bir iş çıkmış ortaya. Sırf denenmemiş bir mizahla sahne aldıkları için bile teşekkür etmek gerekir yaratanları, destekçileri ve emekçilerine…

Unutmadan, Bartu sen Avrupa Yakası’nda hangi rolde oynuyordun?

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın