Vahşet adı altında 130 dakikalık bir görsel şölen.

2019 senesi kapsamında; vizyona girecek filmler ve yayınlanacak diziler sebebiyle kendi içimde epey bir hype yaşamıştım. Fakat bu hype; içinde bulunduğumuz mayıs ayına kadar hep kursağımda kaldı ve izlenen yüzlerce dakikalık projelerden sonra geriye kalan tek şey hayal kırıklığı oldu. Bu yılın büyük bombalarından Avengers: Endgame’in ve Game of Thrones’un yarattıkları hayal kırıklığı ve beklentinin verdiği bozuntu, açıkçası senenin geri kalanında izleyeceğimiz projeler konusunda beni epeyce ön yargılı davranmaya ittiğini sizlere söyleyebilirim.

Lakin; başlıkta da bahsettiğim gibi 130 dakika boyunca, salondaki diğer seyirciler ile birlikte beyaz perdede bir vahşete görgü tanıklığı ettim. Bu süre sona erdiğinde düşündüğüm tek şey ise; sinema sanatını layığı ile icra ettiğiniz takdirde, ortaya konan şey vahşet de olsa bunu bir görsel şölene çevirebilme şansınız olduğudur.

16 Mayıs Perşembe günü ülkemizde vizyona giren John Wick: Parabellum, serinin üçüncü filmi olarak izleyicisinin karşısına çıkıyor. Barındırdığı ekibin kalitesinden midir yoksa bu ekibin icra ettikleri işe olan saygılarından mı bilinmez ama emin olduğum tek bir şey var ise, bu filmin kaçırılmaması gerektiğidir. Aksiyon konusunda o kadar tatmin olmuş derecede ayrıldım ki filmden, salondan çıktığım an ilk yaptığım şey derin bir ‘ohh’ çekmekti.

2019 yılında geride bıraktığımız beş buçuk ay sonunda, sinema salonundan tatmin olmuş biçimde ve mutlu şekilde ayrılabildim. İncelikle işlenen karakter detayları ve bu söz konusu karakterlerin geçmişleri ile olan bağlantıları doğrultusunda; harika bir hikaye ile tekrardan karşımıza çıkıyor John Wick, nam-ı diğer Baba Yaga.

Önceki filmin bitişi ile eş zamanlı başlayıp; izleyicisini direkt bir koşuşturmaca içine dahil eden film, soluklanmanıza izin vermeden başka bir aksiyon sahnesinin başlamasına izin veriyor. Başına yüklü miktarda bir ödül konulmuş olarak hayatına devam etmek zorunda olan John, geçmişinde sahip olduğu ilişkiler sayesinde kendisine bir kurtuluş yolu çizmeye çalışıyor. Haliyle bu kurtuluş yolunun türlü türlü zorlukları olacaktır. Zorluk adı altında karşınıza 2.21 boyunda, asıl işi NBA’de basketbolculuk olan bir katil de çıkabilir, Game of Thrones evreninde Highgarden’ın sorumluluğunu talep eden bir şövalye de.

Dondurucu soğuklar ile betimlenen Rus kültürünün bale ve güreş ürünlerinden, Fas’ın kavurucu çöl atmosferine kadar uzanan film, sahip olduğu kültür yelpazesinin yeteri kadar geniş ve kapsamlı olmasından dolayı bir saniye bile temposunu düşürmüyor. Aksiyonun yer almadığı ve genelde ikili ilişkiler temelli ilerleyen geçiş sahnelerinde bile karakterlerimizin arka planlarında sahip olduğu alacak-verecek meseleleri yüzünden gerilim peşinizi bırakmıyor.

Filmden bu kadar memnun kalmamı sağlayan ve filmde yer alan birkaç önemli noktaya değinmek istiyorum. Bunlardan ilki ve belki de en önem arz edeni baş rolümüz Keanu Reeves hakkında. Günümüzde sinema sanatı adı altında ortaya konulan ve vasatlık barajını aşamayan yüzlerce film, oyuncu ve yönetmen varken, işine olan saygısını koruması ve kendisini bu şartlar doğrultusunda sürekli geliştirmesi gerçekten ona olan hayranlığımı kat ve kat arttırıyor.  Öğrendiği ve çalıştığı onlarca dövüş koreografisinin yanı sıra, artık usta sayılabilecek derecede rahat ve temkinli silah kullanımı filmden elde ettiğiniz seyir zevkini inanılmaz seviyelere çıkarıyor.

Değinmek istediğim diğer konu ise; filmde farklı milletlerden insanlar ve katiller yer almasına rağmen, hemen hemen hepsinin John Wick’e olan hayranlığını dile getirmeleri ve onu bir efsane olarak görmeleri. Teknik anlamda bakıldığında ortak iş erbapları gibi görünseler de; savaşta kazanmak için her yol mubahtır mottosunu geride bırakarak, rakibe ve ortaya konulan emeğe karşı duyulan saygı doğrultusunda, yani kabaca betimlemek gerekirse işin raconuna göre hareket etmeleri benim çok hoşuma gitti. Belki de çoğu kez John Wick’i öldürme şansı olan çoğu katil, şerefli bir mücadelenin şerefli bir ölümle sonuçlanmasını düşündüğü için ilk şanslarını değerlendirmedi. Bunca olay ve kargaşanın çıkış noktası tabii ki filmin isminde de geçen latince atasözüne dayanıyor.

“Si vis pacem, para bellum” yani, “Barış isteyen, savaşa hazırlıklı olsun!”

Kısaca özetlemek gerekirse; aksiyon dozajı açısından tahmin edilenden fazlasını veren film, şu ana kadar bu sene içerisinde izlediğim en iyi film pozisyonunu elde etmiş durumda. Ekstra zırh parçalama potansiyeli olan pompalı mermilerinin, kafataslarında parçalanan bıçakların, düşmanlarını kitabı okuta okuta döven ve arada sıkılıp atlara dövdüren John Wick’in etkisini tam manasıyla hissetmek isterseniz bu filmi IMAX salonlarında izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Eğer film hakkında farklı düşüncelere sahipseniz ve bunları paylaşmak isteseniz sizleri seve seve yorumlar kısmında ağırlamak isterim efendim! Okuduğunuz için teşekkürler!

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın