Balkan, Türkçe bir kelime. Anlamı ise ‘dağ’. Türkiye’nin Avrupa’daki toprakları. İbn-i Haldun’a ait bir söz “coğrafya kaderdir.” Balkanlar’ın kaderi de kedere dönüşmüş. Hep savaş, hep sıkım, hep yokluk… Neşeli bildiğimiz coğrafyada aslında büyük kederler saklı. “Tarihin şiddetli bir kayma,sarsılma dönemi”nde Füruzan hem kendi neslinin hafızasını diri tutuyor hem de gelecek nesillere kaynak bırakıyor.

“Bütün yapılar parçalanmış, kat aralarından fırlamış demir çapaklarıyla, barut yanığıyla kararmıştı. Evlerini terk etmemiş bir iki sivil, arkalarından koşan sahipsiz köpeklere bir an bakıp yürüyorlardı. Boşnakların söylediği gibi ‘Çarşiya’nın yıkık dükkanları, düşmüş kapıları, tezgahları, ateşle kavrulup bükülmüştü. Bir penceredeki saksıda çiçekler yanmıştı.” (syf.110)

Balkan Yolcusu kitabının kapağında tür olarak “gezi” yazıyor. Kitap gezi yazısı olmak için çok fazla acı barındırıyor. Tarihin en kanlı sayfalarının yazılışına şahitlik ediyor. Gazetecilik yaptığı dönemde yani 1993-94 yıllarında dünyanın merakla takip ettiği olayları tam göbeğinde izliyor. Sabah Gazetesi için hazırladığı yazı dizisi bitince kitaplaştırıyor. Tito rejimi, Saraybosna, Sırpların kıyımı, Bulgaristan’daki Türk düşmanlığı, ad değiştirmeye zorlananlar… Büyüklerin anlattıkları hikayeler Füruzan’ın kaleminden hikaye olmaktan çıkıp bir gerçeğe dönüşüyor. Makedonya, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Yunanistan ve Bulgaristan hattında o yöreden insanlarla görüşerek yaşanılanları ilk ağızdan dinler. Bunları yaptığı gözlemlerle birlikte okuyucuya aktarır. Halkın her kesiminden insanlarla görüşür. Üsküp’te ilk görüştüğü kişi kuyumcu Abdülkerim’dir. Akrabalarının bir kısmı Türkiye’ye göçmüş, kendisinin de isteğinin bu olduğunu dile getiriyor. Kitabın ilerleyen kısımlarında sıkça karşılaşacağımız bir soru var “Vatan bırakılıp gidilir mi?” Abdülkerim bu soruya ‘gidilir’ cevabı tarafında. Üsküp’teki genel kanı Tito döneminde ayrımın olmadığı. Asıl ayrımın Tito’nun ölümünden sonra başladığı yönünde. Ve de bu ayrımın ‘din’ temelli olduğu.

“Bir gün barış olacak. Sizi misafir edeceğiz, Saraybosna’yı görmeniz için. “

15. bölüm “Saraybosna’yı Parçalayanlar Yüzlerinizi Dünyada
Herkes Tanımalı…” başlığını taşıyor. Tam da Srebrenica’nın Birleşmiş Milletler tarafından boşaltılması gündemdedir. Bundan sonraki yolculuğu Bosna Hersek’e doğrudur. Her bölümde tarihle yüzleşecek,yeniden düşünecek bir nokta vardır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan, Türkiye kültüründen hala izler taşıyan Balkanlar, bir zamanlar ‘bizim’ olan topraklar o tarihlerde savaşla çalkalanıyordu. Yazar şehirlerde ilerledikçe savaş daha da somut hale geliyor.

“İnsanın toplumsal varoluşu içinde, onu en değerli kılabilecek aklıyla birlikte vicdanı değil midir? Tüm bu acıların, cinayetlerin en yakın örneklerini İkinci Dünya Savaşı’nı gören ve bilenlerin, yaşayan pek çok tanığı var hala dünyamızda. Ben Rumeli’de olanları anlatırken hangi sözcüğü bulmalıyım ki insanları irkiltip vicdanlarını ve akıllarını harekete geçirebileyim, evet evet hangi sözcüğü… Kana bunca alışmış dünyalıları kim kıpırdatabilir yerlerinden, kim kim ?” (syf.110)

Ve Kentler Güzeli Mostar” bölümünde yıkım, sefalet ve acı her yeri kaplamış olarak karşımıza çıkıyor. İlerleyen bölümlerde savaşın kadın yönünü okuyacağız. Zagrep çevresinde kurulmuş kamplarda 7 aylık bebekten 70 yaşındaki insana kadar herkes var. İnsanlar Bosna’daki kıyımdan önce Sırp komşularıyla çok yakın olduklarını anlatıyorlar. Ancak Sırp askerleri tarafından kovuldukları evlerinden çok uzakta bir mülteci kampındalar. Kadınların çoğu tecavüze uğramış; ailelerinin, çocuklarının gözü önünde. Sırp askerlerinden hamile kalan kadınlar çocuklarını düşürmek için çeşitli yollara başvurmuşlar. Sonu ölüm ya da en iyi (?) ihtimalle sakatlık olan çeşitli yollar… Tecavüzün savaş suçu olmasına rağmen Sırp askeri katıldığı bir televizyon programında “komutanlarımızın isteğini yerine getirdik” diyor.

Yazar, Saraybosna’ya yeteri kadar yardım gitmediğini söylüyor. ‘Dünya basının zihnini diri tutmak gerek’ diyor Füruzan. Gazeteden “olayların gündemde” olduğu yönünde haberler geliyor. Bizim de düşünmemiz gereken sorular soruyor kendine.

“Vicdan sözcüğü günümüzdeki konuşmalarda, artık ne kadar az geçiyor.”

Kitapta Sırpların katliamlarından söz ederken Balkan Tarihini harika bir şekilde anlatan Nobel Ödüllü Sırp yazar Ivo Andrić’i anımsıyor. Osmanlı’nın yapılarına hayranlıkta bakan Andric, ‘Drina Köprüsü’nde köprü üzerinden tarihi, halkın yaşayışıyla yeniden anlatıyor. Drina Köprüsü ile bugünkü katliam arasındaki bağlantıyı da kuruyor. Kitapta, Osmanlı yönetimindeki Sırpların ”hep o günü” bekledikleri vurgulanıyor. Sözü geçmişken kahramanın bir köprü olduğu Yugoslavya topraklarının kitabı mutlaka okunmalı.

Gazeteciliğin tam bir tanımı yok. Her savaştan sonra gazeteciliğin tanımı yeniden düşünülüyor. Ama herkesin hemfikir olduğu bir görevi var ki o da gerçekleri yazmak. Füruzan gazeteciliğin dışında öykücü, roman yazarı, ressam ve sinemacı. Onu okuyanlar iyi bilir ki, yazdıkları hoşça vakit geçirmek için okunacak ya da kütüphanede saklanacak türde değildir. Aksine zihinde tutulacak, unutulmayacak gerçek şeyler. Balkan Yolcusu, öykülerinden ya da romanlarından daha gerçek şeyleri barındırıyor. Savaşı, yoksulluğu, suçu en önemlisi asla geçmiş olamayan tarihi.

Füruzan bugün 86 yaşında. İyi ki doğdun, iyi ki yazdın.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın