*Yazı yer yer filmi izlemeyenler için keyif kaçırıcı detaylar barındırıyor olabilir.

Türkiye sinemasına Yol filminden sonra Altın Palmiye’yi tekrar kazandıran Nuri Bilge Ceylan, dünya sinemasında adından söz ettiren önemli yönetmenlerden biri olarak görülmeye başlandı. Tabii ki bunun öncesi de var ancak Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu onun daha farklı bir döneminin yapımları olması sebebiyle daha fazla bilinmesine yardımcı oldu. Çekimlerinin bir kısmını Çanakkale’de yani kendi memleketinde gerçekleştirdiği Ahlat Ağacı ise şüphesiz ki öncesinde en çok tartışılan filmlerinden biri oldu. Başrollerini popüler filmlerin bilinen isimlerinden Murat Cemcir ve BKM ile gösteri dünyasına giren Doğu Demirkol’un paylaşıyor olması Nuri Bilge Ceylan’dan beklenilen bir hareket değildi. Bu nedenle kendi çevresinde eleştirildi ancak sinemanın hangi mecrasından olursa olsun oyuncuların salt bir biçimde oyuncu olarak görülmesi taraftarıyım. Keza ikisi de başarılı oyunculuklar sergileyerek birçok eleştirinin haksız olduğunu kanıtladılar.

Film kabaca yazar olmak isteyen taşralı bir gencin hikayesini anlatıyor. Bu uğurda kendince büyük çabalar veriyor ancak karşısına edebiyattan neredeyse hiç anlamayan birçok farklı yapıda insan çıkıyor. Aile içinde yaşadığı problemler, maddi yetersizlikler derken sürekli sınanan bu genç adama en çok dokunan nokta ise babası İdris. Öğretmen olan babasının eline geçen tüm parayı at yarışına yatırması Sinan ve ailesi için onları lekeleyen bir durum. Bir yanda babanın karakterinden ödün verildiği düşüncesi diğer yandan ekonomik zorlukların yanı sıra elde olan paranın da gitmesi derken aile kendi içinde büyük problemler taşıyor. Öyle ki babasının bilerek oğlunu dahi kışkırtmaya çalıştığı anları gözlemliyoruz. Tüm bunlara rağmen temelinde İdris kötü bir insan değil. Zamanında yaşadığı tüm hayal kırıklıkları sonucunda kaderi onu böyle bir yere sürüklemiş. İçsel dünyasında dış dünyayla ilişkisi zayıflamış durumda. Köpeğine olan sevgisi ise bunun kanıtı niteliğinde. Bir tek köpeğinin onu yargılamadığını düşünüyor çünkü. Kendini gerçekleştirememiş olsa bile yaşamının son demlerinde huzurlu bir hayata eriştiği noktada gerçek anlamda tüm insanlardan uzaklaşıp köşesine çekiliyor.

Sinan’ın yazar olma hayalini gerçekleştirmeye çalışması ve bir baba-oğlun ilişkisi çevresinde şekillenen hikayeye birçok insan misafir oluyor. İmamdan milli piyango satan bir amcaya kadar genişletilen anlatı yaşamını sürdürmeye çalışan, farklı fikirlere sahip toplumun tüm kesimlerini ilgilendiriyor. Düşünme eyleminin genişletildiği ve zaman zaman felsefi konuşmaların bol bol olduğu Ahlat Ağacı, psikanalitik çözümlemelerin yapılabileceği elverişli bir yapıya sahip. Din ile ince ama temelinde kaderle olan bağ düşünüldüğünde sağlam bir ilişkiye sahip olan filmde karakterlerin neredeyse çoğu kendisinden bihaber. Yaşamla öylesine savaş içindeler ki kendilerini tanımak için hiç fırsatları olmamış ya da buna gerek duymamışlar. Böyle olmaları tüm bunları sorgulamadıkları anlamına da gelmiyor. Onlara sorulduğu takdirde kendilerine ait fikirleri ve duruşlarının olduklarını duyabilirsiniz. Türkiye’de belli bir kesim için bilmediği adresleri dahi biliyormuş gibi tarif ederlerken gönderdikleri kişinin nereye gittiği, kaybolduğu önemli olmayabilir. Onlar için önemli olan adresi tarif edebiliyor gibi davranıp göğüslerini kabartabildikleri birkaç saniyedir. Kimileri samimiyetsiz bir gülümsemeyle yaklaşırken kimileri de didaktik konuşmalarıyla neredeyse her konu hakkında karşısındaki insana öğüt verebilir.

Kadercilik anlayışının esas alınmasının temelinde oğlun babanın yoluna girecek olması yatıyor. Her ne kadar onunla savaşmış olsa bile yine ona geri dönüyor. Kitabını çıkartmak için uğraştığı o süreçte ona yardım edeceğini düşündüğü için tanıştığı insanların ve yakın çevresinin çözümlemesini yaparak en iyi seçimi yine en yakınında buluyor. Ancak burada bir soru işareti ortaya çıkıyor. Kitabını kimsenin okumadığı bir yazar olmak yani en azından kitabını çıkartabilmiş olması onu tatmin ediyor mu? Bu noktada alışılmış bir umutsuzluk ifadesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bir umutla kitapçıya giderek kitaplarının satılıp satılmadığını öğrenmesinin ardından döndüğü evi ve en önemlisi babası, kitabını okuyan biriyle ilk karşılaştığı kişiye dönüşüyor. Bunu öğrenmesi Sinan’ı o kuyuya umut bağlaması, bir nevi başka insanlara kendisini kanıtlamaya çalışmasının mesajını veriyor. Bu sebeple finalden fazlasıyla etkilendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.

Sinan, filmin en çelişkili ve en çok çalışılmış karakteri olsa gerek. Bazen varoluşçu, bazen yazar, bazense yalnızca yaşamını sürdürmeye çalışan bir birey. Bir yazarla olan tartışması sırasında onun hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Klasik bir şekilde genç bir yazarın usta bir yazarla gerçekleşen tartışması belli kaygıları taşıyan ve yeni bir şeylerin doğmasını umut eden fakat buna rağmen haddini aşan bir yaklaşım sergileyen Sinan’ın iç dünyasını yansıtıyor. Sinan şüphesiz ki üzerine yazılması gereken bir karakter.

Genel olarak temelinde ele aldığı baba-oğul ilişkisiyle ve finaliyle dönüşümünü gerçekleştiren Ahlat Ağacı sinematografik açıdan Kış Uykusu ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerindeki kadar olmasa da gayet başarılı. Teknik kusurlarına anlatısı sebebiyle takılmadım, takılmayacağım da. Bu noktada Gökhan Tiryaki’nin sete geç gelmesi vs. gibi durumların etken olduğunu düşünüyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın