Sinemada muadili olmayan özgün bir dil yaratabilmiş ender yönetmenlerden biri David Lynch. Öznel ve nesnel gerçeklik arasında kafayı sıyıran dengesiz karakterleri, tekinsiz atmosferi, gerçekliğe rüyalar üzerinden mercek tutan filmleriyle çağının ötesinde bir yönetmen kuşkusuz. Kariyerinin her döneminde anlaşılması güç filmler çeken, filmleri üzerine belki de en fazla akademik araştırma yapılan yönetmenlerden biri olan Lynch, “İnsanların hayatın bir anlam ifade etmediği gerçeğini kabul ederken neden sanatın bir anlam ifade etmesi gerektiğini beklediklerini anlamıyorum.” sözleriyle eserlerini gayet iyi açıklıyor bence. İyi-kötü, suçlu-masum, hayali-gerçek arasındaki ince kırmızı çizgiyi her daim bulanıklaştırarak seyircinin gerçeklik algısıyla oynadığı 1987 yapımı Mavi Kadife de onun alametifarikasına tümüyle teslim olan sürreal sinemanın mihenk taşlarından biri.

Açılışta masmavi bir gökyüzü, sokakta dolaşan neşeli çocuklar, insanlara el sallayan mutlu itfaiyecilerin ardından kamera, çimlerini sularken birden fenalaşarak yere yığılan bir adama yönelir. Huzurlu düşleri andıran müzik fonda akarken Lynch bizi su sızdıran hortuma ve akabinde o hayat dolu çimlerin altında kıpırdaşan böceklerin rahatsız edici hışırtılarına maruz bırakır. Filme nüfuz eden bastırılmış şiddetin, çirkinliğin, uçsuz bucaksız sapkınlıklarla dolu bilinçaltı dokunuşunun ilk ibareleri. Halı altına süpürülen vahşet.

Sonraki sahnede Jeffrey babasını hastanede ziyaret ettikten sonra yerde bir insan kulağı bulur ve onu polise götürür. Karıncalarla kaplı kulağın içine yaptığımız kısa yolculukta gerçeklik algımızı sarsan atmosfer, bizi usta işi bir ses kullanımı ile Lynch sinemasını belki de en iyi tanımlayan kavram olan tekinsizliğe sürükler. Dedektifin kızı Sandy babasının konuşmalarını duyduğunu Jeffrey’e söyler ve olayla ilgili kadının evine gizlice girme planları başlar. Eve giren Jeffrey kadını salondaki dolabın içinden dikizler. Dorothy telefonda Frank adında biriyle konuşmaktadır ve ona ‘efendim’ diye seslendiğini duyarız. Dolaptan gelen ses üzerine Jeffrey’i yakalayan kadın adamı zorla soyar ve sevişmeye başlarlar. Frank’in eve gelmesiyle tekrar dolaba saklanan Jeffrey şok edici olaylarla karşı karşıya kalır. Elinden düşürmediği oksijen maskesi ve hareketleriyle oldukça kalifiye bir ruh hastası izlenimi veren Frank sürekli küfrederek kadını taciz etmeye başlar. Bir yandan bacaklarını ayırmasını isterken ona ‘Anne!’ diye seslenmektedir. Kadın ona baktığında ise yumruk atar. Ağzında çiğnediği mavi kadife ile kendinden geçen Frank çarpıcı ve rahatsız edici tecavüzün ardından evden ayrılır. Dorothy’nin yüzüne yapılan yakın çekimde gördüğümüz haz, onun da ne kadar problemli bir karakter olduğunu açığa vurur.

Takip eden sahnede Sandy ile buluşan Jeffrey yaşadıklarını anlatır. Frank, Dorothy’nin kocasını ve çocuğunu kaçırmıştır. Yeni macerasından memnun Jeffrey tekrar kadının evine gider. Sadomazoşist bir seks sahnesinin akabinde ikili Frank’e yakalanır ve hep beraber Lynchvari bir yolculuğa çıkarız. Geneleve yapılan Lynch’in bilinçaltından fırlamış çılgınlık ve sapkınlıklarla dolu yolculuk şok edici ögelerin altında yatan keskin mizahı yüzeye çıkarır. Frank’in ruj sürüp Jeffrey’i öpmeye başlaması ve ağzına mavi kadife tıkmaya çalışması, kaslarımı hisset diyerek bağırması ve tüm bu gerginlik ve şiddet dolu anlarda arabada çalan ve film bağlamında çok şey söyleyen Roy Orbison’un ‘In Dreams’ şarkısıyla gaza gelen fahişenin arabanın üstünde kayıtsızca dans etmeye başlaması sahneyi yeterince ‘Lynchvari’ kılmaktadır.

Kara filmin tüm kodlarını içinde barındırır Mavi Kadife. Olayın gizemini araştıran bir erkek, onu felakete sürükleyebilecek bir femme-fatale, yozlaşmış polis teşkilatı… Yine de Lynch’in bakışıyla klasik bir film-noir beklememiz gereksizdir.

Hitchcock filmleriyle özdeşleşen, karakterlerin peşine düştüğü ve çoğunlukla seyircinin tam olarak ne olduğunu öğrenemediği, akışa hizmet eden ‘gizem’ olarak tanımlanabilecek ‘Mcguffin’ yine anlatının bir parçasıdır Mavi Kadife’de. Uyuşturucu meselesi hiç aydınlanmaz. Dorothy’nin kocası, kötü polis Don’un neden uyuşturucu işine bulaştıkları asla açıklanmaz.

Filmde Lynch’in diğer işlerinde de rastladığımız zamansızlık duygusu hakimdir. Hem 1950’yi hem de 1980’deki yaşantıyı hatırlatan birçok öge bulunur. Kullanılan müzik ve şarkılar, arabalar ve kafeler bir 50’ler atmosferi yaratırken, diğer görsel kodlar hikayenin 80’li yıllarda geçtiği izlenimi verir. 50’li yıllar Capravari bir yaşantının özlemiyken, 80’li yıllar Reagan ile cisimleşen yeni Amerikan muhafazakarlığının simgesidir. Dorothy ve Sandy arasında tercih yapmaya çalışan Jeffrey karakterinin çıkmazı da bunu vurgular. Sandy saf, temiz Amerikan idealini simgelerken Dorothy ise çürümüş, bozulmuş, karanlık bir dünyaya aittir. Lynch’in kaybolan Amerikan idealine olan takıntısı, Dorothy’nin oturduğu sokağın adının Lincoln olmasında ve filmin kötü adamı Frank’in soyadının ‘Booth’ olduğunu öğrendiğimizde daha da ön plana çıkar. Mavi Kadife şarkısının söylendiği ikonik sahnede Lynch sinemasıyla özdeşleşmiş ögelerden biri olan kırmızı perdeler, Twin Peaks’ten aşina olduğumuz gizlenen gerçeğe vurgu yapmaktadır. Silgi Kafa (1977) filmiyle benzer sahne ise çalışmayan fabrika metaforudur. Üretmeyen ve kısır döngüde çürümüş sisteme hizmet eden çarkların tekdüzeliği Lynch’in özlem duyduğu Amerika idealinin uzaklığını gösterir. Mulholland Çıkmazı’ndaki kafenin merdivenleri gibi Mavi Kadife’de Dorothy’nin evine çıkan merdivenler bilinç-bilinçaltı, gerçek-hayal çizgisinin sınırıdır. Hangi dünyanın gerçek olduğunu bilemeyiz. Gece ve gündüz sahnelerinin arasındaki keskin fark da bu ikili gerçekliğe atıfta bulunur. Huzurlu ritimlerin üstüne binen rahatsız edici sesler ise bir an olsun tatmin olamamamız için tasarlanmış dokunuşlardır.

Finalde Jeffrey’in Frank’i tuzağına düşürüp öldürdüğü sahnenin ardından kamera Jeffrey’nin kulağının içinden çıkar. Ailesi, kız arkadaşı Sandy ve hatta çocuğuna kavuşmuş Dorothy filmin başındaki gibi huzurlu bir bahçede yemek hazırlığındadır. Pencereye konmuş ağzında böcek tutan bir bülbülü izlerler. Sandy’nin rüyasını anlatırken bahsettiği sevgiyi simgeleyen ve geldiğinde tüm kötülüklerin biteceği kuştur bu. Film bağlamında iki bambaşka dünyayı temsil eden hayvanların oluşturduğu tezatla Lynch mutlu sona gölge düşürür. Frank’in ölümüyle karanlık dünyadan çıktıklarını sansalar da, aslında bu karanlık dünyanın her zaman onlarla birlikte olacağı vurgulanır. Bu iki dünya ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır.

Jeffrey’in filmin başında bulduğu kulağın içine giren kamera farklı okumalara açıktır. Finalde kulağın içinden çıkan kamera hareketi, filmi Jeffrey’in bilinçaltında yaşanan olaylar olarak algılamamıza olanak sağlar ki bu da Kayıp Otoban (1997) akla geldiğinde oldukça yüksek bir ihtimaldir. Jeffrey’in bastırdığı dürtüler kirli sepetinin dibi ve gül bahçesi arasında mekik dokumaya devam eder ve hep edecektir.

Sonuç olarak Mavi Kadife; David Lynch’in Amerikan orta sınıfının iyi, temiz, beyaz çitli kasaba yaşantısının altında yatan acımasızlığı, hastalığı ve dehşeti stilize biçimde hicvettiği alaycı bir Amerikan Rüyası öyküsü. Kaotik atmosferi, Freudyen ve feminist okumalara açık çarpıcı sahneleri, eşsiz ses miksajı ile tam anlamıyla olağan dışı bir şaheser. Postmodern sinemanın en özgün örneklerinden biri ve bence Lynch’in hala 3 ‘büyük’ filminden biri.

“Only in dreams.”

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın