Öylece düşüveririz bir zamanın içine. Nasıl işliyorsa saat, nasıl hareket ediyorsa akrep ile yelkovan, hemencecik öğreniveririz onunla eş hareket etmeyi. Tık tık tık… Adımlar belli. Öylece sağa… Nereye yürüyeceğin, nereden yürüyeceğin belli. Ding dong! Nereye varacağın belli. Öğrenilmiş bir çaresizlik gibi.

Sonra biri çıkar. Mutlaka ama mutlaka çıkar biri.  İşleyişin gelişigüzelliğini görür. Bir bir yıkar kuralları. Tepe taklak eder akreple yelkovanı. Bazen kendini siper ederek, bazense feda ederek. Ama mutlaka çıkar biri. Değiştirir herkesin uymaya boyun eğdiği düzeni.

***

1900’ler. Osmanlı ömrünün son demlerinde.

1860’lı yıllarda Güllü Agop’un  “Osmanlı Tiyatrosu” isimli oluşumu kurup Türkçe oyunlar sergilemesiyle başlayan Osmanlı’nın tiyatro tarihi yarım asıra yaklaşmakta… Perdenin önünde, çoğunlukla Ermeni oyuncular bulunsa da Müslüman-Türk oyuncular da yetişmekte; ancak hepsi erkek. Sahnedeki kadınlar ise yalnızca gayrimüslim kadınlar.  Çünkü Müslüman kadınlara oyunculuk yasak. 1

İşte Afife, bu zamanlarda -1902’de- Müslüman bir aile olan Methiye Hanım ve Hidayet Bey’in kızı olarak düşüverdi İstanbul’a, yüreğinde kocaman bir tiyatro aşkıyla. 2

***

Ailesinin tüm engellemelerine karşın, zamanın ruhuna uyum sağlamayı reddediyor Afife. 1918 yılında, Darülbedayi’nin, sadece kadınlar için sahnelenecek oyunlarda oynayabilmeleri adına kadınlara yönelik açtığı tiyatro kursuna başvuruyor ve kabul edilen beş Müslüman kadından biri olmayı başarıyor. Diğer arkadaşları kısa süre sonra, sahneye çıkmalarına asla müsaade edilmeyeceğine inanarak kursu bırakırlarken o, 1920 yılına kadar devam ediyor provalara.

Beklediği fırsat, koskoca iki yılın ardından ona veriliyor: Yamalar temsilindeki Emel rolünü oynamasına müsaade ediliyor. Ve böylece 22 Nisan 1920’de Apollon Tiyatrosu’nda, kırmızı elbisesiyle, ilk kez sahneye çıkıyor. Sahneye çıkarken Jale’yi de ekleyiveriyor adının ucuna. Böylece Osmanlı tiyatrosunda perdenin önünde duran ilk Müslüman kadın oluyor Afife Jale.Adı gibi, gece yarısı düşen çiy gibi, yıkmaya başlıyor, kimin nerede durması gerektiğini belirleyen düzeni.

“Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel bir sarhoşluk içindeyim. O piyeste güzel bir sahne vardır, orada taşkın bir saadetle ağladım, ağladım. Sahiden ağladım. Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı. Bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat Bey kuliste bekliyormuş, ben çıkarken durdurdu, alnımdan öptü. ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı, sen işte o fedaisin!’ dedi. 3

Ama akreple yelkovan o kadar çabuk pes edecek değil elbet. Gece polisler basıyor sahneyi. Bir Müslüman kadının sahnede olmaması gerektiği bildiriliyor tiyatroya. Yine de yılmıyor Afife Jale. Bazen kaçarcasına ayrılsa da sahneden, devam ediyor oyunlara.  Ta ki yakalanıp, polislerce dövülene dek. 3

***

Yıl 1921 olduğunda ve geleneksel kurallarla Afife’yi durduramayacaklarını anlayınca, İçişleri Bakanlığı, Müslüman kadınların sahneye çıkmasını yasaklayan yazılı bir bildiri yayınlıyor. Darülbedayi, bu emre boyun eğiyor ve Afife Jale’yi bünyesinden çıkarıyor. Bu boyun eğiş, zaten yeterince karanlık yollarda geçen varoluş mücadelesinde onu iyice ışıksız bırakıyor. Nasıl ve neden olduğu konusunda fikir birliğine ulaşılamamışsa da Afife Jale acısını dindirmek için morfine sığınıyor.2,3

Yine de yılmıyor. Burhanettin Tepsi Kumpanyası ve Fikret Şadi’nin Milli Sahne’siyle turnelere gidiyor, farklı şehirlerde farklı oyunlarda farklı seyircilerle buluşuyor.

***

Kısa ömrüne tiyatro sevdasının yanı sıra büyük bir aşk sığdırıyor Afife Jale. 1928’de, Hafız Burhan konserinde tanıştığı udi ve tamburi Selahattin Pınar’la yaşadığı aşk, Pınar’ın ailesinden red görmesine yol açmasına rağmen, kısa süre sonra evlilikle sonuçlanıyor. Birlikte bir hayatı ve o hayatın her ikisine de reva gördüğü acıyı paylaşmak istiyorlar sadece; ama olmuyor. Aşklarının baharında “Gözlerinin rengini sordum kara sevda dediler” diyen Selahattin Pınar, Afife Jale için tüm dünyayı karşısını almaktan, onun morfin bağımlılığından ve iyileşmeyen acılarından yoruluyor. Yine de seviyor belki Afife’yi; ama Afife sevdiğini daha fazla üzmeye dayanamıyor.

Onların aşklarını kaleme alan Can Dündar ise şöyle yazıyor:

“Acılarını birbirlerinin koynunda dindirmeyi denediler olmadı. Fırtınalı evliliklerinden geriye ne bir mektup ne nikâh fotoğrafı kaldı, ama arkalarında yüzyıla kazınmış bir aşk hikâyesi ile hâlâ dillerde gezen besteler bıraktılar.” (s. 75)

***

Her ne kadar Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Müslüman kadınların sahneye çıkmasını engelleyen tüm düzenlemeler geçerliliğini yitirmişse ve tiyatroda kadınlara yönelik bu özgürlüğün elde edilmesinde Afife Jale’nin öncülüğünü apaçık görmek mümkünse de, morfin bağımlılığı çok sevdiği sahnelere geri dönmesini engelliyor. Onun ilk göz ağrısı olan ve biricik evi gibi gördüğü Darülbedayi’ye neden dönmediği ise bir muamma.4 Afife Jale’den bize yalnızca şu sözler kalıyor:

“Beni unutmuşlar, sahneye çıktığım zaman alnımdan öpen muharrir, beni teşvik eden büyük adamlar, hayranlarım, seyircilerim, arkadaşlarım, hepsi beni unuttu. Ne çabuk!”

Bağımlılıktan kurtulmak için birkaç kez Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine yatıyor ama iyileşemiyor. 24 Temmuz 1941’de hastanede, bir başına, gidiyor içine düştüğü zamandan, değiştirdiği zamandan, bizimi zamanımızdan.

Yıllar sonra, onun hayatını senaryolaştıran Selim İleri’nin söylediğine göre ise mezarı bulunamıyor.

***

Mutlaka ama mutlaka çıkar biri. Bazen kendini siper ederek, bazense feda ederek. Ama mutlaka çıkar biri.

Müslüman Türk kadın tiyatrocular için o kişi Afife Jale’ydi.

Unutmamak dileğiyle.

Kaynakça:

  1. http://www.tiyatrotarihi.com/1839_1923_donemi_turk_tiyatrosu.html
  2. https://tr.0wikipedia.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQWZpZmVfSmFsZQ
  3. https://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=56270

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın