Yönetmenlik koltuğunu James Gray’in, baş rolünü ise Brad Pitt’in üstlendiği Ad Astra, 20 Eylül itibari ile ülkemizde izleyicisi ile buluşuyor. Uçsuz bucaksız kozmik bir ölçekte geçen psikolojik-drama karışımı olan film, biz insanların ne kadar küçük, aciz ve önemsiz olduğunu epey başarılı bir biçimde seyircisine aktarıyor.

Konusuna kısaca değinmek gerekirse; başarılı astronot Roy Mcbride(Brad Pitt), dünyamıza isabet eden şimşek misali elektro-manyetik enerji dalgalanmalarının kaynağını bulmak ve sonlandırmak amacı ile uzay istasyonu SPACECOM tarafından seçilen kişi olur. Fakat bu seçilim kendi mesleki başarısından kaynaklı değil, 30 yıl önce hayatını kaybettiğini düşündüğü babası eski astronot Clifford McBride(Tommy Lee Jones) sebebi ile gerçekleşir. Lime Projesi kapsamında; evrende insan ırkından daha zeki varlıkların araştırmasını üstlenen Clifford McBride, görev süreci esnasında psikolojik açıdan deforme olmuş ve bu sebepten dolayı projeyi ve takım arkadaşlarının hayatını tehlikeye sokmuştur. Daha önceden bahsettiğim elektro-manyetik enerji dalgalanmaların dünyaya kasten Neptün gezegeninden astronot Clifford McBride tarafından yollandığını düşünen SPACECOM, bu süreci olabildiğince zararsız ve minimum zayiat ile halledebilmek adına bizzat öz evlat olan Roy McBride ile iletişime geçer.

Filmin sahip olduğu ses efektleri ve insanı sinema ekranı karşısında küçücük hatta aciz hissettiren mekan tasarımları konusunda oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Roy McBride karakteri hem psikolojik hem de fiziksel açıdan baskı ve stress dolu ortamlarda kendini ve zihnini kontrol alma konusunda resmen usta haline gelmiş. Kendi adıma konuşmam gerekirse; öyle bir insan olamadığım için, sinema salonunda yer yer boğulduğumu, nabzımın hızlandığını ve daraldığımı hissettim.

Misyon edindiği hususlar doğrultusunda tam bir işkolik tabirine uygun biçimde yaşamını sürdüren Roy McBride’ın, bizlere hissettirdikleri konusunda bu kadar başarılı olmasının en büyük sebebinin Brad Pitt ve şarap misali varlığını devam ettiren oyunculuk yeteneğini olduğunu düşünüyorum.

Film genel hatları ile bakıldığında; kendini keşfetme sürecinde yaşamını idame ettiren bir astronotun, tam 30 yıl sonra babasının hayatta olduğunu ve yaşadığı gezegene zarar vermeye çalıştığını öğrenmesinin ardından bu sancılı sürecin psikolojik perspektifte nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlatıyor. Bu sancılı sürecin beyaz perdeye aktarılması, başarılı oyuncu Tommy Lee Jones’un oyunculuk kabiliyeti sayesinde inanılmaz bir şekilde gerçekleşiyor. Lakin, uzay-psikoloji-drama üçgenini sinemada daha önceden çok başarılı şekilde işlemiş örnekler olunca, bu filmi ister istemez onlarla kıyaslamak istiyorsunuz. (Bkz. Interstellar ve The Martian)

Bazı kısımların çok detaylıca, bazı kısımların ise resmen atlanarak anlatıldığını düşündüğüm filmde, yer yer kafanızda soru işaretleri oluşuyor. Film genel olarak iyi bir nabızda ilerlese de, sonlandırma konusunda pek başarılı yönde hareket edemiyor ne yazık ki. Ay’da yapılan kolonileşme sonucu orasının ticari olarak işletilen bir AVM’ye dönüştürülme fikri oldukça hoşuma gitti şahsen. İnsanlığın keşfettiği yerlere de götürdüğü tüketim hastalığı böyle bir şeyin oluşmasının altında yatan en büyük sebep.

Mekan tasarımlarının ve ses efektlerinin üst düzey olduğu filmi bence izlemelisiniz. Ve şayet öyle bir karar verirseniz, özellikle sinemada hatta imkanınız var ise IMAX’te izlemenizi öneririm. Oluşturulan atmosferi en kaliteli şekilde duyu organlarınızın derinliklerinde hissedeceğinizden emin olabilirsiniz.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın