38. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Festival kapsamında izlediğimiz filmleri ekibimizden Gizem Yazgan, Gönül Durmaz, Gökhan Örenler ve Valerii Ege Deshevykh değerlendiriyor.

Gizem Yazgan’dan Festival İzlenimleri

Diane

Muhteşem Hitchcock/Truffaut belgeselinin yönetmeni Kent Jones, yürütücü yapımcıları arasında Martin Scorsese’nin de yer aldığı ilk uzun metrajlı kurmaca filminde 21. yüzyılda yaşlanmanın dinamiğini irdeleyen duyarlı bir karakter portresi çiziyor. Zamanını eroin bağımlısı huysuz oğluyla uğraşmak ve ölüm döşeğindeki kuzenini hastanede ziyaret etmekle geçiren emekli dul Diane, içten içe kol kanat gerdiği bu insanların kaderlerinden sorumlu olup olmadığını sorgulamaktadır. Bu dünyadan ayrılan arkadaşlarının sayısının da artmasıyla Diane’in kendi faniliğiyle de yüzleşmesi kaçınılmaz olur.

Film maalesef, hikayesini o kadar kötü bir senaryoyla anlatmaya çalışıyor ki neresinden tutsak elimizde kalan bir durumu var. Başkarakterin duygu dünyasını, nasıl bir kişiliğini olduğunu, geçmişinde tam olarak neler yaşadığını ve hayatının bu noktaya nasıl geldiğini anlayamıyoruz. Tamamen bu karakter üzerine yüklenen ve onu anlatan bir film için de bu tabii ki büyük bir sorun oluşturuyor. Yalnızca bir kuzen meselesi veriliyor bize. Fakat onun da Diane ve çevresini ne ölçüde etkilediğini göremiyoruz. Diyalogların çoğu bir anlam ifade etmiyor. Yaşlanmak ve ölüm üzerine bir şeyler söylemeye çalışıyor ama bunu o kadar özensiz yapıyor ki bir yere varamıyor. Oyunculuk performanslarında da öyle şahane bir durum olmadığından seyir zevki çok aşağılarda seyrediyor. Temposu da içinizi sıkacak derecede düşük olunca elimizde hiçbir olumlu nokta kalmadan filmden çıkmış oluyoruz.

High Life

Film uzay atmosferini, hiçlik duygusunu, adeta bir hapishane ortamı olan geminin verdiği klostrofobi hissini yansıtmada oldukça başarılı. Kara delik ve uzay gemisi tasarımları da keza öyle. Hipnotize edici görüntüler ve sahneler barındırıyor. Robert Pattinson, Juliette Binoche, André Benjamin ve Mia Goth gibi oyuncuların yer aldığı kadro da iyi performanslar veriyor. Fakat filmin çok parçalı anlatım biçimi, bir noktadan sonra hikayenin potansiyeline darbe vuruyor. Senaryodaki atlamalar dikkatinizin dağılmasına, mevzudan uzaklaşmanıza neden oluyor. Üreme, seks, hayatta kalma iç güdüsü ve ölüm gibi konularda söylemek istedikleri bulanık kalıyor. Evet, ilgi çekici, iyi tasarlanmış, iyi çekilmiş belli sahneler var. Denis, belli ki filmin stilize olmasına daha çok önem vermiş. Fakat bunu yapmak isterken kendi biçimine aşık, hikayesini geri plana atan ve heba eden bir film ortaya çıkmış.

Eleştirisi için: Bulanık Bir Uzay Hikayesi (Tıklayın)

Oray

Yabancı bir ülkede doğmak ve büyümek fakat oraya ait hissedememek, ait hissetmek için bir topluluğa sığınmak, kendini orada aramak gibi mevzular üzerine düşündürüyor film sizi. Aynı zamanda yaşam savaşı vermek, para kazanmaya çalışmak ve sevdiğiniz insanı kaybetmeme çabasının da ne kadar ağır olabileceğini anlatıyor. Filmin tek kusuru son 10-15 dakikası. Finale doğru olay örgüsünde oldubittiye gelen bir durum oluşuyor. Oray’ın yaptığı tercihin nedenini tam olarak anlayamıyoruz. Bu da son noktaya kadar başarılı ilerleyen filmi bir miktar zedeliyor. Fakat buna rağmen, bir ilk film olarak seyre değer ve güçlü bir anlatı olarak aklımızda kalıyor.

Eleştirisi için: Ait Hissetmemek (Tıklayın)

Gönül Durmaz’dan Festival İzlenimleri

Synonymes

Altın Ayı Ödülü’nün sahibi olan Nadav Lapid, The Kindergarten Teacher filmi ile geçtiğimiz sene birçok izleyiciden tam not almıştı. Bu sebeple filmin hem Altın Ay Ödülü’nü kazanması hem de yönetmenin Nadav Lapid olması sebebiyle film merakla bekleniyordu. İsrailli bir gencin ülkesinden ve İsrailli olmaktan kaçmak için Fransa’nın kalbi Paris’e gitmesini konu edinen film, aidiyet hissinin sorgulanmasına yönelik diyaloglar üzerinden yaptığı atışlarla karşımıza çıkıyor. Özellikle oyunculuk yönetimini kötü bulduğum Synonymes’in konusu itibariyle bilinçli bir şekilde böyle performanslar sunulmuş olması da yüksek ihtimal ancak bu beni filmden soğutarak filmden uzaklaşmama sebep oldu. Hareketli çekimlerin ön planda olduğu film beni hayal kırıklığına uğrattı.

Muere, Monstrue, Muere

Arjantin sinemasından garip bir işle daha karşı karşıyayız. Kafası koparılmış bir cesetin bulunmasının ardından “canavar” adında bir katil ortaya çıkar. Art arda işlenen cinayetler için akıl sağlığı yerinde olmayan bir şüpheli bulunur. Ancak işler göründüğünden epey farklıdır. Sinematografisi ve ilginç anlatısıyla öne çıkan film; Goya’nın karamsar, Caravaggio’nun ise vahşi tablolarını andıran görüntüleriyle hikayesini destekleyen bir görsel şölen sunuyor. İzleyiciyi birçok açıdan zorlayacak olan filmin temel meselesinde eleştirel bir anlatı da söz konusu. Zorlayıcı üslubunu sevmiş olsam da finaldeki kararsız tavrı film konusunda kafamda soru işaretleri kalmasına sebep oldu.

Edmond

Fransız oyuncu Alexis Michalik’in ilk uzun metraj denemesi olan Edmond, kült tiyatro oyunu Cyrano de Bergerac’in Edmond Rostand tarafından yazılma hikayesini anlatıyor. Tiyatro için önemli bir karakter olan Cyrano de Bergerac’i anlayabilmemiz için yumuşak bir dil kullanan yönetmen, Edmond ile adeta tiyatroya teşekkür niyetinde bir mektup yazıyor. Verilen her karakter ve her hikayenin altı doldurulması, filmin senaryosunun başarısını bir nevi kanıtlıyor. Ayrıca oyunculukların da başarılı olduğu Edmond, seyir keyfi yüksek filmler arasında yer almayı hak ediyor.

In Fabric

The Duke of Burgundy ile akıllarda yer edinen yönetmen Peter Strickland, In Fabric ile birçok yönetmenin izlerini taşıyan bir film sunuyor. Dario Argento’yu andıran anlatım dili, David Lynchvari atmosferi ve müzik kullanımı 80’lerin bağımsızlarını anımsatıyor. İki farklı kişinin üzerinden kurduğu hikayede bir elbisenin onu giyen, ona sahip olan insanlara bulaştırdığı lanet anlatılıyor. Yer yer komediden de destek alarak anlatımını güçlendiren In Fabric’in ilk hikayesi hafızalara kazınabilecek biçimde işlenirken ikinci hikayesi filmi sekteye uğratıyor. Yine de şimdilik festivalin en iyi filmlerinden biri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Gökhan Örenler’den Festival İzlenimleri

Hotel by the River

On the Beach at Night Alone, Yourself and Yours, Right Now Wrong Them gibi yakın zamanlı filmleri ile iyice ismini duyurmayı başaran yönetmen, yukarıda da bahsettiğim gibi bu yeni filmi ile son filmlerinde eksik kalan birçok noktayı kapatıyor. Aile, dostluk, kendini affettirme, ilişkiler, yalnızlık ve ölüm gibi temaları sık sık filmlerinde kullanan yönetmen, bu filminde de bu temalar üzerinden yola çıkarak filmini tamamlıyor. Tüm filmlerine hakim olan izleyiciler, yönetmenin kolay kolay vazgeçemediği oyuncuları ve senaryo içindeki takıntılarını bu filmi ile de fark edeceklerdir. Teknik anlamda da oldukça başarılı bir sinematografi ile genel anlamda akıcı bir senaryoya sahip film.

Eleştirisi için: Ölümü Bekleyen Şair (Tıklayın)

Gloria Bell

İyi bir film olarak değerlendirdiğim ilk filmin üzerine, bu filmin haberini duyduğum zaman “ne gereği vardı” şeklinde kısa bir düşünce kafamdan geçirerek, yapımı  “ileride bir ara” izleyeceklerim listesine atıverdim. Sonuç olarak film açlığı ile dayanamayıp yine kendimi sinema salonunda bularak, Gloria’nın hayatını baştan alıp izlemiş oldum. Mizahı, müzikleri ve en önemlisi oyunculuk performansları ile kendisini izlettirmeyi başaran ve şans verilmesi gereken yapım, bunun haricinde ise haliyle ilk filmin başarısının altında kalmaktan kurtulamıyor.

Eleştirisi için: Enerjim Hala Yerinde (Tıklayın)

Valerii Ege Deshevykh’den Festival İzlenimleri

Draggad Across Concrete

İstanbul Film Festivali kapsamında izleme şansına eriştiğimiz film, öyle yılın en iyileri arasında girecek türden bir film değil fakat izleyeni de üzmeyecek, akılda kalıcı, güçlü bir film. Ki bu tarz filmleri çok severim. Etkileyicidir, çıktığınızda mutlu ayrılmanıza sebep olurlar ve üzerine çok fazla tartışmak zorunda kalmazsınız. Tam bir patlamış mısır filmi demek isterdim ama yönetmenin filmlerinin durağan temposundan ötürü patlamış mısır yemek diğer seyircileri rahatsız edebilir, aman diyeyim.

Eleştirisi için: Ölümüne Soygun (Tıklayın)

Destroyer

Yıllar sonra geri dönen Karyn Kusama, ben iyi bir yönetmenim demiş. Hikayesi, aksiyonu ve özellikle kurgusu hoş olan filmin oyunculuğu da üst düzey. Nicole Kidman, o kadar iyi oynamış, o kadar içten karaktere bürünmüş ki filmin dahi önüne geçmiş. Hikaye ya da aksiyon, Kidman’a yetişse, film hakkında çok başka konuşuyor olurduk. Her şeye rağmen Destroyer, içerisindeki soluk tenli yok edicisi ile kendini izlettirmeyi başaran, bence herkesin evet güzel bir filmdi diyebileceği bir film olmuş.

Eleştirisi için: Yıllar Sonra Gelen Soluk İntikam (Tıklayın)

The White Crow

Sovyetler Birliği; vatandaşlarına unutamayacağı yıllar yaşatsa da, bu hayatta her şeyin bir karşılığı vardır. Rusya, devlet hiyerarşisinin güçlü olduğu bir ülkedir ve vatandaşa yapılan yatırımın karşılığını geri ister. Nice isimler, ülkelerinden bu “geri ödeme” baskısı yüzünden kaçtı ya da başka ülkeye taşındı. Rudolf Nureyev de onlardan biri. Bale okulu ile beraber Fransa, Paris’e giden Nureyev, Fransa’da kurduğu yakın ilişkilerden ötürü onları oraya getiren yetkilileri rahatsız eder. Ve dönüşte hapishaneye atılacağından emin olduğundan, kendine bir kaçış yolu arar. Onun bale aşkı, başarıya giden yer yer harika ama bazen asabi hikayesi, Fransa’da yaşadıkları ve daha fazlası ile Nureyev’in hayatı Ralph Fiennes’in yönetmenliği ile ekranlara taşınıyor. Biyografi filmi sevenler için The White Crow, üzmeyecek, başarılı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın