IKSV’nin gelenekselleşen, bu sene 37. kez düzenlenecek olan Film Festivali 5-15 nisan arası gerçekleşecek. Biletlerinin 24 martta satışa çıkacağın festivalin bu seneki teması: Ingmar Bergman.

11 sene önce aramızdan ayrılan İsveç ve dünya sinemasının büyük değeri Bergman bu sene 100. yaşına giriyor. İstanbul Film Festivali de seneyi ona ayırıp onun en güzide filmlerini perdeye taşıyor ve bizi büyük bir iyilik yapıyor: Bergman filmlerini perdede izleyebilme şansı.

9 farklı salonda 200’den fazla filmin gösterileceği festivalde film seçmek gerçekten çok zor. Biz de sizin için derin bir inceleme sonrası mutlaka izlemenizi düşündüğümüz 25 filmi derledik. Aynı zamanda Begman’ın gösterilecek filmlerini de sizin için aşağı koyduk:

Yaban Çilekleri (1957)
Yedinci Mühür (1958)
Kış Işığı (1962)
Sessizlik (1963)
Persona (1966)
Utanç (1968)
Çığlıklar ve Fısıltılar (1972)
Bir Evlilikten Manzaralar (1973)
Güz Sonatı (1978)

Not: Film özetleri, festivalin kendi kataloğundan alınmıştır.
Katalog için: tık

Cocote

Santo Domingo’da zengin bir evde bahçıvan olarak çalışan Alberto, babasının vahşice öldürülmesinin ardından yasını tutmak için doğduğu yere döner. Ancak cenazeye dair görenek ve âdetler, Alberto’nun dini inançlarına son derece aykırı gelir. Üstelik ailesi, güçlü bir adam tarafından öldürülen babasının intikamını almasını beklemektedir. Dominik Cumhuriyeti’ndeki gelenekler, sınıf çatışmaları, şiddet eğilimi ve ahlaki yozlaşmayı bu hikâye üzerinden anlatan yönetmen Nelson Carlo de Los Santos Arias, Cocote ile Latin Amerikan sinemasında yeni ve güçlü soluk olarak övgü aldı. Zengin görsel diliyle takdir toplayan ve birçok oyuncusu amatör olan Cocote 35mm çekildi.

Marlina the Murderer in Four Acts

Hem Japon samuray hem de Amerikan western filmlerinden esinlenen Katil Marlina etkileyici görselliği, müzikleri ve güçlü duruşuyla öne çıkan, feminist bir western. Endonezya’nın Sumba adasındaki ıssız çöl tepelerinde geçen film, haydutların saldırısına uğrayan Marlina adında dul bir kadının adalet peşine düşmesini ve hem haydutlar hem de onların hayaletleriyle intikam mücadelesini anlatıyor. Endonezya’nın en yetkin yeni nesil sinemacılarından Mouly Surya’nın bu üçüncü filminin ilk gösterimi Cannes’da, Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yapıldı.

Isle of Dogs

Oyuncak gibi setlerin, görsel zenginliğin, masalsı hikâyelerin ustası Wes Anderson’ın Berlin Film Festivali’nin açılışında gösterilen son filmi Köpek Adası, Japonya’da geçen bir animasyon. Seslendirme kadrosu birçok yıldız barındıran filmin kahramanı, Atari adında 12 yaşında bir çocuk. Yaşadığı Megasaki kentinin bütün köpekleri bir çöplük adasına sürülünce Atari uçan bir araca atlayıp bu adada kendi köpeğini aramaya başlar. Gerisi Wes Anderson’ın sınırsız hayal gücünün yansıması olan aksiyon, macera ve duygu dolu, çocuklarla köpeklerin kahraman olduğu epik bir masal.

Transit

Alman auteur Christian Petzold’un Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan son filmi, günümüzün göçmen krizine Avrupa’nın geçmişinden bakıyor. Anna Seghers’in 1942 tarihli romanından uyarlanan filmde Nazi işgalinden kaçan Georg adında bir adam, elinde evrakları bulunan, ölmüş bir yazarın kimliğini üstlenir. Georg Marsilya’dan gemiye binebilmek için beklerken kendi gibi birçok mülteciyle tanışır; ama gizemli Marie ile tanışınca planları değişir. Christian Petzold, tarihten ödünç aldığı bir hikâyeyi günümüz Marsilya’sında çekerek hem 75 yılda çok az şeyin değiştiğini vurguluyor hem de göçmenlik ve arada kalmışlığa dair sinemasal bir tartışma alanı açıyor.

You Were Never Really Here

Lynne Ramsey’nin Kevin Hakkında Konuşmalıyız’dan 6 yıl sonra çektiği ilk film olan You Were Never Really Here, küçük bir kızı seks tacirlerinin elinden kurtarmaya çalışırken her türlü şiddete başvurmaktan çekinmeyen bir tetikçiyi izliyor. Eleştirmenler kadar izleyicilerin de sözbirliğiyle beğenisini kazanan You Were Never Really Here, Cannes’da Lynne Ramsey’ye En İyi Senaryo ödülünü getirirken, unutulmaz bir antikahraman portresi çizen Joaquin Phoenix de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü hakkıyla aldı. Müziklerini Radiohead gitaristi Jonny Greenwood’un yaptığı, özellikle usta yönetmenliği, klasik anlatımı reddeden yaratıcı kurgusu ve karanlık atmosferiyle dikkat çeken film, Jonathan Ames’in öyküsünden beyazperdeye uyarlandı.

Early Man

Chicken Run, Wallace and Gromit ve Shaun the Sheep’in yaratıcısı, Oscar’lı canlandırma ustası Nick Park’ın yeni filmi, Taş Devri’nde geçen, çok eğlenceli, çok hareketli bir stop-motion film. Ses kadrosu yıldızlarla dolu filmde mağara adamı Dug, bronz aletlerle köy topraklarını kazıp maden çıkarmak isteyen istilacılardan kabilesini korumaya çalışıyor. Yufka yürekli ve biraz şaşkın Dug, hem Bronz adamların elinden kurtulmak hem de istilayı sonlandırmak için Real Bronze futbol takımına meydan okumaya karar veriyor. Taş Devri Firarda hem tüm ailenin birlikte izleyebileceği çok şenlikli bir film hem de futbolun tarih öncesinde doğuşunu anlatan bir komedi. Üstelik altyazılı izlemek için tek şansınız.

Ex Libris

Kariyerini kurumların iç yüzüne, işleyişlerine ışık tutan gözlemci belgesellere adayan efsane belgesel yönetmeni Frederick Wiseman’ın yeni belgeseli, prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nden bu yana çok konuşuldu ve övgü topladı. Ex Libris: New York Halk Kütüphanesi, adını aldığı, dünyanın en büyük şehir kütüphanelerinden birinin içyüzünü mercek altına alıyor ve ritüellerini perdeye taşıyor. Özgün bakışıyla sinema tarihinde kendine sağlam bir yer edinen Wiseman, yine meselesine müdahil olmadan, mesafesini koruyarak, sinemasına has bir “tanık olma” hissi yaratıyor izleyen üzerinde. Günümüzde tehdit altında olan kültürel tarihe ve gerçekliğe dair çok özel bir belgesel.

Hannah

Bol ödüllü ilk uzun metrajlı filmi Medealar ile 2014’te festivale konuk olan Andrea Pallaoro, dört yıl aradan sonra çektiği ikinci filminde başrolü usta oyuncu Charlotte Rampling’e teslim ediyor. Rampling filmde, hapse giren eşinin arkasında durmayı seçen ama bu yüzden kendi oğlu tarafından bile dışlanan, Hannah adında yalnız bir kadına hayat veriyor. Bir yandan son derece güçlü ve kendinden emin, diğer yandan içini kemiren şüpheyle yüzleşmekten çekinen bir karakter Hannah. Pallaoro bu çok katmanlı karakteri sakin bir sinema diliyle analiz ederken, sade ama aynı zamanda son derece ayrıntılı tasarlanmış mizansenleri, Haneke ya da Akerman gibi yönetmenlerle karşılaştırılıyor.

The Captain

Red, Insurgent ve Allegiant filmleriyle tanınan Robert Schwentke’nin bambaşka bir tarzla Almanya’ya dönüş filmi… Bir üniforma, insanın içindeki güç arzusunu uyandırabilir mi? Yüzbaşı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişine haftalar kala, Herold isimli bir Nazi askerinin kaçarken bulduğu bir subay üniforması ile hem hayatının hem de kişiliğinin nasıl değişime uğradığını anlatıyor. Gerçek kişiler ve olaylardan esinlenen film, askeri düzen içerisinde ezilen bir adamın gücü eline aldığı anda neler yapabileceğini gözlemlerken belki de hepimizin yüreğinin derinliklerindeki karanlığın bir resmini çiziyor. İzleyicinin zihnine kazınan çarpıcı siyah-beyaz görüntüleriyle Yüzbaşı, savaşın ve güç şehvetinin soğuk ve vahşi yüzünü büyük bir dinginlikle sergiliyor.

Valley of Shadows

İlk gösterimini Toronto Film Festivali’nde yapan Karanlıklar Vadisi, İskandinav masallarından esinlenen yeni nesil gotik bir film. Filmin küçük kahramanı Aslak, yalnız annesiyle hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuktur. Civardan bazı hayvanların öldürüldüğü haberleri gelir. Bu katliamı gerçekte neyin yaptığını öğrenmek isteyen Aslak, bir gün kaybolan köpeğinin peşinden ormanın derinliklerine dalar. Çekimlerini 35mm filmle yaptığı ilk filminde yönetmen Jonas Matzow Gulbrandsen, Nordik efsanelerini anımsatan nefes kesici görüntüleri Krzysztof Kieslowski’nin vazgeçemediği Zbigniew Preisner’in film için bestelediği müzikle birleştiriyor ve çocukluk korkularının gizemli tedirginliğini perdeye taşıyor.

Korparna

İsveçli ödüllü fotoğrafçı ve yönetmen Jens Assur’un Tomas Bannerhed’in kitabından uyarladığı ilk uzun metraj denemesi Kuzgunlar 70’li yıllarda geçiyor ve çiftlik hayatına sarsıcı bir bakış atıyor. Geçim sıkıntısı çeken çiftçi Agne, İsveç kırsalında ergenlik dönemindeki oğlu Klas ve karısı Gard’la yaşamaktadır. Bütün hayatı mücadeleyle geçen Agne artık çiftliğin sorumluluğunu yavaş yavaş Klas’a bırakmak istemektedir, oysa Klas’ın kendisi için gelecek hayalleri farklıdır. Birer tablo gibi şahane kadrajlarıyla zihninizde yer edecek, baş döndürücü bir görselliğe sahip olan Kuzgunlar hayatı boyunca istemediği bir işi yapmanın, insanın ruhunu nasıl tarumar ettiğini anlatan dokunaklı bir film.

My Generation

Efsane İngiliz oyuncu Michael Caine’in anlatıcılığı ve rehberliğinde 1960’lar İngiltere’sindeyiz… İşçi sınıfı, popüler kültürü şekillendiriyor. Arşiv görüntülerinin yanı sıra aralarında Paul McCartney, Marianne Faithfull, Twiggy ve Mary Quant’ın da olduğu simge kişilikler tanıklıklarıyla, İngiltere sınıf sistemini alt üst eden değişimi anlatıyor. Belgeselin müziklerinde ise hâlâ değerini koruyan The Kinks, The Beatles ve The Rolling Stones’un parçaları dönemin ruhunu yakalıyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan bu enerjik belgesel, modadan sinemaya oradan da müziğe uzanırken siyasetin de dışında kalmıyor ve 1960’lara dair değerli ve eğlenceli bir portre sunuyor.

Piercing

Nicolas Pesce’nin, ilk filmi The Eyes Of My Mother / Annemin Gözleri’ni takiben çektiği Piercing, psikopat bir adamın öldürme niyetiyle bir fahişeyi otel odasına çağırmasıyla başlıyor. Ancak adamın planlarını gerçekleştirmesi pek kolay olmuyor, çünkü karşısına kendinden de şeytani planları olan bir kadın çıkıyor. İlk gösterimi Sundance’te yapılan Piercing, cinselliğin psikolojisiyle zalimce oynayan, kara komediden beslenirken sadomazoşizmin de kapılarını açan, Dario Argento ile Brian De Palma esintili kanlı canlı bir korku-gerilim filmi. Piercing, Takashi Miike’nin sertliğiyle meşhur Audition / Ölüm Provası filminin esin kaynağı kitabın da yazarı olan Ryû Murakami’nin romanından uyarlandı.

Lowlife

Tarantino’ya saygı duruşu olarak tanımlanan Sefil Hayat, geçtiğimiz yıl tür sineması temalı festivallerin gözdelerinden oldu. Karakterlerin hiçbirisinin alıştığımız anlamda iyi olmadığı bu polisiye hikâye, Meksikalı göçmen kadınları fuhşa zorlayan ve organ ticareti yapan bir mafya babası, onunla çalışmakta sakınca görmeyen yozlaşmış polisler, beceriksiz küçük suçlular ve uyuşturucu bağımlıları arasında geçiyor. Unutmamamız lazım, bir de “El Monstruo” var: Bir halk kahramanı olan aşırı güçlü babasının özelliklerini taşıyamadığı için aksine, mafya babasının pis işlerine bakan, bir nevi olamamış süper kahraman. Bu sıra dışı karakterleri buluşturansa sürekli sarpa saran bir kaçırma girişimi oluyor. Sefil Hayat, senaryosundaki sürprizler kadar, aşırı şiddet içeren sahneleriyle de seyirciyi şaşırtıyor.

Love Me Not

Festival seyircilerinin Şiddet Güzeli’nden tanıdığı Alexandros Avranas bir kez daha maddi ve manevi çöküntü içindeki Yunan toplumuna odaklanıyor. Çocuk sahibi olmak isteyen bir çift, taşıyıcı anne olması için genç bir göçmen kızla anlaşır. Çiftin villasına taşınıp onlarla yaşamaya başlayan kız bir yandan bu yeni hayata alışmaya bir yandan da çifti yakından tanımaya çalışır. İşler yolunda giderken bir kaza her şeyi altüst eder. Toplumsal dramdan gerilime oradan da korku filmine evrilerek türler arası bir gezinti yapan Sevme Beni gerçek olaylardan esinlenen rahatsız edici senaryosu ve acımasız toplumsal eleştirisiyle seyircileri ahlaki sınırlarını sorgulamaya zorluyor.

Maria by Callas

Dünyanın en ünlü sopranosu, gerçek bir diva, ölümünden kırk yıl sonra Maria Callas, kendi yaşamını kendi sözleriyle anlatıyor. Dünyanın dört bir yanındaki arşivler ve özel koleksiyonlardan toplanmış, daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış filmler, fotoğraflar, özel mektuplarıyla bu eşsiz efsane, beyazperdeye geliyor. Aristotle Onassis, Marilyn Monroe, Alain Delon, Yves Saint-Laurent, J.F. Kennedy, Luchino Visconti, Winston Churchill, Grace Kelly ve Liz Taylor da bu olağanüstü filmde yer alıyor. Filmde Callas’ın yazılı sözlerini ünlü oyuncu Fanny Ardant seslendiriyor. “İçimde iki kişi var: Maria ve La Callas” diyerek trajik bir yaşam sürdüren efsane, benzersiz başarıları, özel hayatı, skandalları, aşklarıyla ilk kez böylesine ayrıntılı bir şekilde filme aktarılıyor.

Daughter of the Nile

Nil’in Kızı, geçtiğimiz yıl dijital restorasyonu yapılana kadar Tayvanlı yönetmen Hou Hsiaohsien filmografisinin en az dikkat çekmiş filmlerinden biriydi. Günümüzün en önemli yönetmenlerinden, Altın Lale’li Hou Hsiao-Hsien, kariyerinde sıklıkla yaptığı gibi bu filmde de kent hayatında marjinalize olmuş, yabancılaşmış gençliğin izini sürüyor. İleride A City of Sadness; Millennium Mambo; Goodbye South, Goodbye gibi filmlerinde mükemmelleştireceği natüralist stilin ilk emarelerini vererek… Nil’in Kızı, Ozu ve Bresson gibi ustaların açtığı kapıdan ilerleyen ve sonunda kendi sinema dilinin farkına varan yeni bir ustanın haberini veriyor. The Village Voice ve Film Comment’in anketlerinde 1990’ların en önemli yönetmeni seçilecek Hou’nun kariyerinin en kilit filmlerinden.

As Boas Maneiras

Gerilim filmleriyle dikkat çeken yönetmen ikili Juliana Rojas ve Marco Dutra’nın birçok festivalden ödülle dönen yeni filmleri, fantastik ile sosyal gerilimi bir arada kullanan çağdaş bir müzikal masal. Görgü Kuralları, São Paulo’da tek başına yaşayan hemşire Clara’yı izliyor. Hamile bir kadın, henüz doğmamış çocuğuna dadılık yapması için Clara’yla anlaşıyor. Zamanla yakınlaşan iki kadın, beklenmedik bir olay sonrasında planlarını değiştirmek zorunda kalıyorlar. Başrolünde Angola asıllı Portekizli dansçı ve oyuncu Isabél Zuaa’nın dikkat çektiği film annelik, toplumsal sınıf, aile kavramlarını tartışmaya açarken bedensel değişim ve cinsel arzu gibi kavramları da ele alıyor.

Kuyu

Türkiye sinema tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olan Metin Erksan’ın kendine özgü görüntü ve anlatım estetiğini pekiştirdiği filmi Kuyu, evlenmeye ikna edilemediği için yabanıl bir adam tarafından defalarca dağa kaldırılan bir kadının mücadelesi ve sonunda intikamını anlatır. Erksan’ın bir gazete haberinden yola çıkarak kaleme aldığı senaryosu, kadına şiddeti diyaloga değil, yönetmene özgü bakışın oluşturduğu görüntünün hiyerarşisine dayanarak işler: Kadının bakışına, sürüklenişine, uğradığı şiddete dair kadraj Kuyu’nun anlatımının gücünü aldığı odaklardır.

Stalker

Efsane Rus yönetmen Andrey Tarkovski’nin başyapıtı kabul edilen Stalker, CGI’ın olmadığı bir dönemde yalnızca film dilinin gücünün nelere yetebileceğinin kanıtı sanki. İki yolcunun bir rehber eşliğinde yasak bir bölgeye yaptığı metafizik yolculuğu konu alan film, alışılagelmiş kalıpların çok dışında, yalın ama güçlü görüntüleriyle hem gerçek bir bilimkurgu hem de tam bir zihin egzersizi. İnsanın doğasına ve umutlarına odaklanan, aynayı izleyenin kendi yüreğine yönelten Stalker tekinsiz atmosferi, felsefi çağrışımları her sinemaseverin mutlaka görmesi gereken, günümüzde de etkisinden hiçbir şey kaybetmeyen, benzersiz bir film.

La Mariee Etait en Noir

Fransız Yeni Dalgası’nın alametifarika yönetmenlerinden François Truffaut’nun altıncı uzun metrajlı filmi Siyah Gelinlik, yönetmenin bu akımdan uzaklaştığı, yeni ve özgün bir tarza yöneldiği döneme denk gelir. Truffaut’nun Hitchcock’a saygı duruşu niyetiyle çektiği film, düğün günü kocasını öldüren beş katilin izini süren ve yalnızca siyah ya da beyaz giyinen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Bu sıra dışı intikam filminin başrolünde, yine Truffaut’nun çektiği Jules ve Jim ile yıldızı parlayan Jeanne Moreau son derece gizemli, çarpıcı ve alabildiğine karizmatik. Siyah Gelinlik, 2006’da İstanbul Film Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü alan efsane oyuncu Jeanne Moreau anısına gösteriliyor.

Las Herederas

Paraguaylı yönetmen Marcelo Martinessi, dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen ilk uzun metrajlı filminde iki kadının 30 yıllık birlikteliklerinin ekonomik sorunlarla nasıl yıprandığını ve yeni bir niteliğe büründüğünü anlatıyor. Ailelerinden kalan mirasın son kırıntılarını da satınca, Chela ve Chiquita çaresiz kalır–Chiquita hapse düşer, Chela ise korsan taksicilik yapmaya başlar. Hayatın zorluklarının boylarını aştığını düşündükleri anda Chela yeni bir aşka düşer. Sınıf farklılıklarına ve kadın özgürleşmesine özgün bir bakışla yaklaşan Mirasçılar, sinema üretiminin kısıtlı olduğu Paraguay’dan çıkan en nitelikli filmlerden.

And Breathe Normally

İlk gösterimini yaptığı Sundance’ten ödülle dönen Rahat Bir Nefes, İzlandalı bir anne ile Gineli bir göçmen kadın arasındaki yakınlığı mercek altına alıyor. Ken Loach ve Dardenne kardeşlerin sosyal gerçekçi filmleriyle karşılaştırılan Rahat Bir Nefes, kısa filmleriyle 100’den fazla ödül kazanan ve İzlanda sinemasının yükselen yıldızı olarak nitelendirilen İsold Uggadottir’in ilk uzun metrajlı filmi. Film, mülteci krizinin ulaşmadığı düşünülen İzlanda’da bu meselenin yerel toplumsal etkilerine kafa yorarken duygusallığa prim vermiyor ve keskin bir gözlemciliği benimsiyor.

Ava

Güneş şemsiyeleriyle bezeli bir sahilde çocuklar oynuyor. Suyun sesi, gökyüzünün maviliği ve güneşin sıcaklığı hâkim. Bütün bu kalabalığın ortasında uyuyan bir çocuk Ava. Henüz 13 yaşında. Ruhu uyanıyor ancak gözleri, bir hastalık nedeniyle kapanmak üzere. Genç kızlığına adım adım yaklaşırken, önünde bekleyen sorunlarla baş edebilmek için kendince yöntemler arıyor. Prömiyerini yaptığı Cannes Eleştirmenler Haftası bölümünden ödülle dönen Ava, genç bir kızın büyüme hikâyesini girift bir anlatı üzerinden kuruyor ve dört başı mamur bir sinema duygusu yaratıyor. Yönettiği ilk uzun metrajlı filminde Léa Mysius, oldukça kompleks, görsel olarak çok maharetli bir karakter portresi çiziyor.

Abradakabra

Bir kara komedi hiç bu kadar renkli olmamıştı! Başına buyruk İspanyol yönetmen Pablo Berger kara film ve gotik korku öğelerini nefes nefese bir tempo ve gözalıcı bir görsellikle birleştirdiği bir toplumsal eleştiriyle karşımızda. Sıradan bir çift olan Carmen ve Carlos yeğenlerinin düğünündedir. Pasta kesildikten sonra Carmen’in kuzeni amatör hipnotizmacı Pepe davetliler arasından bir gönüllünün sahnede kendisine yardımcı olmasını ister. Tek derdi ortalığı karıştırmak olan Carlos gönüllü olur. Tecrübesiz Pepe’nin hipnoz şovu sahnede başarısızlıkla sonuçlanır, ancak yaptıkları Carlos’un içine bir seri katilin ruhunun girmesine yetmiştir. Gerilim, kahkaha, doğaüstü olaylar ve 80’ler nostaljisiyle dopdolu bu toplumsal taşlamada eğlenmemek imkansız!

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın