Betül Güler


20. yüzyılın kuşkusuz en’lerinden olan Albert Camus’yu 1942’de yayımlanan Yabancı eseriyle tanıdım. Son zamanlarda okuduğum ve en etkilendiğim ve beğendiğim eserdir diyebilirim. O dönemde yazılmış ve günümüze de hitap etmesi açısından çok başarılıdır. Kitapta gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan bir yabancının öyküsü anlatılıyor. Günümüzde de toplum baskısı ya da davranmamız gereken kurallara maruz kalıp kendini uçurumda hisseden gençlerimiz vardır. Çevresiyle sürekli çatışma halinde olan ,düşünce yapısı uymayan kişiler… Kitabın başkahramanı Meursault da öyledir. Uzun süredir okumam gereken ve hiç okumaya yanaşmadığım dahası çevremden sürekli önerisini aldığım bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.kesinlikle bu zamana kadar okumadığıma pişman olduğumu söylemeden de geçmeyeceğim.

Beğenmemekten ziyade çok severek okumadığım diyebileceğim kitap Boris Vian‘ın Günlerin Köpüğüdür. Bu eser de 20. yüzyıla ait önemli bir yapıttır. Aşk hikayeleri ya da romanları bana hitap etmediği için okurken biraz sıkılmış olabilirim. Ayrıca ben sanırım basımın da azizliğine uğrayanlardanım. Kitabın çevirisi çok kötü yapılmış. Türkçe’ye, kurallara uygun güzel bir cümle çıkarmak için anlamdan uzaklaşılmış. Bazı cümleleri defalarca okumama rağmen bir anlam çıkaramadım bu da bütün parça anlamını etkilemiş olabilir. Kitapta karakterleri kafamda oturtmaya 50. sayfadan sonra başladım. Chick’in Jean Paul Sartre’a (kitapta Jean Sol Partre deniliyor) aşırı hayranlığı, Cholé’nun ciğerinde çıkan çiçek hastalığı ve eşyaların, odanın zamanla küçülüp daralması kafamda soru işaretlerine neden oldu. Belki de yanlış zamanda okuduğum için bu kadar anlamlandıramıyor olabilirim. Tekrar okuyup filmini izledikten sonra fikirlerim belki değişebilir. Ama her kişide farklı düşünce uyandıracağından bu romanı tavsiye edebilirim.

Ensar Duras


Daha az beğendiğim;

William Faulkner, Ses ve Öfke(YKY): Bir ailenin dağılışını farklı bakış açılarıyla anlatan roman, yüzyılın klasikleri arasına girmeyi başarmasına rağmen, anlatımındaki yoğunluk nedeniyle okuyucunun kendini okurken tamamıyla esere vermesini gerektiriyor. Yazarın özellikle engelli oğul Benjy’nin zihninden geçenleri bilinç akışı tekniğiyle vermesi, okuyucuyu epeyce zorluyor. Her ne kadar okunması zor olsa da kitap bittikten sonra o bütünlüğün, tüm öykünün hazin dokusu insanın aklında yer etmeyi başarıyor.

Çok beğendiklerimden;

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Yüzbaşının Kızı, Bütün Öyküler Bütün Romanlar(Türkiye İş Bankası Yayınları): Puşkin’in 38 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı eserlerinin tek kitapta toplanmış olması, okur için önemli bir avantaj. Puşkin’in dili şiirsel, nitekim birçok öyküsünde kendi yazdığı şiirlere de yer veriyor. Çeviri gayet başarılı. Kitabın içerisindeki bazı eserler tamamlanamamış olsa da sizde uyandırdığı his, koca bir hüzün. Keşke daha çok yazsaymış. Özellikle ‘Yüzbaşının Kızı’ öyküsünü tek solukta büyük bir merakla okudum.

Tuğçe Erkol


2018 yılı içinde okuduğum birçok kitap içinde Hannah Richell’in Kıyıya Vuran Deniz Kabukları, İclal Aydın’ın Üç Kız Kardeş, Birgül Oğuz’un Hah ve Sezgin Kaymaz’ın Bugün Bize Kim Geldi öne çıktı. Üstelik bu saydığım isimlerin hepsini ilk defa okuyordum.
İçlerinden özellikle Birgül Oğuz’un Hah’ı başucumda duracakların arasındaki yerini aldı. Yazarı ilk defa okumuş biri olarak onun şiirsel üslubuna hayran kaldığımı söyleyebilirim. Derin bir melankoli bulutunun içindeymişim gibi hissettim okurken.

Öte yandan 2018’de okuduğum kitaplar içinde okuyup da şunu hiç beğenmedim dediğim bir kitap olmadı. Ancak en çok beğendiklerimin yanında daha az beğendiklerim oldu. Özellikle çok meraklı bir açlıkla okumaya saldırıp umduğumu bulamadığım kitaplar oldu. Ama o ya da onlar için asla beğenmedim diye bir yorum yapamam.

Zeynep Tosun


Bu sene okuyup en beğendiğim kitap Dorian Gray’in Portresi. O kitapta Dorian Gray’den çok ressamın fikirleri, arkadaşlık anlayışı ve en çok da mahremiyet duygusu, hem olumlu hem olumsuz yönde etkileyiciydi. Daha az beğendiğim kitap da Bay Daldry’nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu. Onu daha az beğenmemin bir tek nedeni var. Çevirmenin gazabına uğramış kitap. Konunun akıcı ve güzel olmasına rağmen çevirmenin başarısızlığı kitabin edebi değerini azaltmış

 

 

Kader Demirok


Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı: Ayfer Tunç’un kitaplarını okumak otobüsle uzun yola çıkmış, mola yerlerinde karakterlerle bir çay içmiş, hayatlarını kendi ağzından dinlemiş gibi bir hakiki muhabbet bırakıyor ardında. Dünya ağrısı, her sayfada başka bir soru sordurarak o ağrıyı yineletiyor gibi. Rahatınızı bozan, yarayı kaşıyan, hatta bazen tırnaklayan sorular. Hayatın konforunda bunalan, dünyadaki yersizlikle anlam bulan kitapseverlere yeni bir ah niyetine tavsiye.

(üzülerek yarıda bıraktığım) Orhan Pamuk, Yeni Hayat: Beğenmedim diyemem ama o kitap o karakterin hayatını niye değiştirdi, her şey neden oldu, ya da ne oluyordu yetişemedim ve kovalamayı bıraktım hikayeyi. her kitabın bir vakti olduğuna inandığımdan yeni hayat’la kendimi zamansız karşılaşmış addediyorum.

Selin Işık Orhuntaş


2018’de okuduğum ve yeni yılda her gün hatırlayacağım kitap Zeynep Kaçar’ın Kabuk kitabı. Dilinin sade oluşu, anlatım tarzı ve üslubu beni yakalayan ilk özellikleriydi. ‘Ne anlattığın değil; nasıl anlattığın önemli’ diyen okuyuculardan olduğum için konu ikinci madde oluyor. Toplumsal cinsiyet, aile, kardeşlik, bağlılık, sevgi ve daha birçok kavram üzerine düşünürdü beni. Aslen tiyatro kökenli olan yazarın ilk eseri olmasına rağmen gayet başarılıydı.

Hatırlarken üzüldüğüm kitap ise Tarçın Dükkanları oldu. Oysa, büyük bir merakla oturmuştum Bruno Schulz’un karşısına anlatacaklarını dinlemek için, olmadı. Sanırım yanlış zamanlama oldu. Hikaye beni içine almadı, direnemedim.

Bediha Taşer


İtalo Calvino, Zor Sevdalar: Bu yıl okuduğum en iyi kitaptı. Bu tercihi yapmak çok zor oldu. Olduğun yerden tek adım atmadan tren, vapurda olup hiç olamayacağın insanlar ve hayatlarda bulunma hissi… Bu hissi yaşarken o ortamı kelimeler yoluyla tas tamam kafamda oluşturmam bendeki etkisi oldu. Aynı yazarın Görünmez Kentler kitabı da en sevmediğim eserdi. Aynı yazarda böyle bir tezatlık olması galiba bana göre Calvino’nun öyküde iyi olmasına karşın denemede iyi yazamaması olacaktır.

 

Songül Özdemir


2018’de beni yoran kitap TATAR ÇÖLÜ. Ayağım ne zaman kendime takılsa, Drogo’nun dramını düşünüp şöyle bir silkeleniyorum. Biliyorum ki insanın en büyük düşmanı yine kendisi. Kimi zaman öyle şeylere takılıp kalıyoruz ki çoğunda zamanın ömrümüzden hızla akıp gidişini fark bile etmiyoruz. Halbuki “Duvar saati yaşamı öğütmeye devam ediyor.” Öyle değil mi?

Kitapta beni tek yoran şey beklemek oldu. “Hadi Drogo kalk artık, o kaleden çık ve hayatı yakala!” diye söylenip durdum. Bazı cümlelerde karamsar ifadelere rastladım ama doğruluk payı olduğundan pek ses edemedim elbet.

Yazar, hayatın bizim içimizde ama bir o kadar da bizden uzak akışını şu cümlelerle öyle güzel özetlemiş ki kitabın verdiği mesajı çok net anlatmış: “Belirli bir zamanda, arkamızdan bir kapı kapanır ve bir şimşek hızıyla kilitlenir, geri dönecek zaman kalmamıştır.” Elbette Drogo kaderinin değiştiği o anı hiç bilemez ve ömrünü ertelemekle geçirir.

Kitabı bitirince sorgulamadan edemiyor insan kendi hayatını. Bize bir defa yaşama hakkı verilmiş ömrümüzde, nerede takılıp kaldık? Kendimizi hangi çölde susuz bıraktık? Kitabı okuyun, sonra gelin hep birlikte içimizdeki Basitani Kalesi’nden çıkalım, olmaz mı?

Beğendiğim; BEN BİR GÜRGEN DALIYIM. Ne diyor Gülten Akın “Ötekini oku, derinde dipte duranı”. Söz dinleyen bir okursanız şayet Ben Bir Gürgen Dalıyım derin şeyler anlatan muhteşem bir masal. Hasan Ali, hepimizin görüp duyduğunu başka pencerelerden seyrediyor. Bu defa da bir gürgen ağacı üzerinden veriyor mesajını. Var olan her şeyin aslında bizimle yaşadığını, varlıklarının hayatımıza kattığı incelikleri anlatmak ister bize. Siz bakmayı bilirseniz, doğa en güzel lisan olur, umut olur, hiçbiri olamazsa yaşadığınızı hatırlatan küçük birer tebessüm olur.

Sanki Hasan Ali yanından nicedir geçip gittiğimiz güzellikleri görebilelim diye gözlük yapmış bize bu masalı.

“Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.” (Birhan Keskin)

Serkan Yavuzcan


Beğendiğim bir kitap olarak daha H. Bülent Gözkan’ın yakın zamanda çevirdiği Kant’ın Şemsiyesi eserini söyleyebilirim. Kant anlaşılması zor filozoflardan biri olsa da bu kitap herkesin anlayabileceği bir tarzda oldukça yalın bir şekilde Kant felsefesinin ana hatlarını sunuyor. Kant’ı evvelden sindirenler için güzel bir tekrar yeni başlayanlar içinse güzel bir ilk adım olduğunu düşünüyorum.

Beğenmediğim bir kitap olarak da bu yıl okudum Louis Althusser’in Marx İçin adlı eserini söyleyebilirim. Kitap felsefi olarak oldukça derin. Althusser çeşitli tezlerini öyle ortaya koymuş ki daha dikkatli ve yoğun bir okuma ile ince bazı noktaları yakalayabiliyorsunuz. Beğenmediğim veya yazarın kendisine katılmadığım tek nokta Marx’a ilişkin bazı tezleriydi. Özellikle “Marx ve Hümanizm” konusuna sadece Marx’ın Gençlik döneminde hümanist görüşleri sürdürdüğüne ilişkin söylemlerin Marx’ın geç ve olgun dönemlerinin yok sayılarak bir iddia olarak atıldığı seziliyor. Yine de hoş bir karşı okuma oldu.


 

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın