“2+2=5 eder mi?”

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bilindiği üzere 1947-1948 yılları arasında George Orwell tarafından kaleme alınmış, distopya türünün en ünlü ve kült romanlarından biridir. Hatta distopik romanların en dehşet vericisi olduğu söylenebilir. Ondan önce yazılmış Biz, Cesur Yeni Dünya ve sonrasında gelen Fahrenheit 451 eserleri de çok çok başarılı örnekler olmakla birlikte, okurken kişiyi en çok etkileyen ve klişe tabirle tüyleri diken diken eden roman Bin Dokuz Yüz Seksen Dört dersek sanırım yanlış olmaz. Öyle ki bir korku romanından bile daha çok korkutur sizi. O dünyada yaşadığınızı birkaç dakikalığına hayal etmek bile nefesinizin daralması için yeterlidir. Böylesine etkili bir romanın, aynı etkiyi yaratacak şekilde perdeye ya da sahneye uyarlanması oldukça zordur. Her iyi romanda olduğu gibi. Nitekim romanın ismiyle aynı yılda, 1984’te sinemaya uyarlanmış İngiltere yapımı film de eli yüzü düzgün bir yapım olmakla birlikte kitabın uyandırdığı dehşet hissini vermekte yetersiz kalır.

Bu zor işe ülkemizde Perdeci Oyuncuları ile AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu el atıyor.  Robert Owens, Wilton E. Hall ve William A.Miles’ın uyarladığı, Artun Özsemerciyan, Celal Üster ve Nuran Akgören’in roman ve oyun çevirilerinden yararlanarak Taner Barlas’ın kurguladığı oyun, Rutkay Aziz’in yönetmenliğinde sahneleniyor. İki oyuncu aynı zamanda sahneyi de paylaşıyorlar. Rutkay Aziz ve Taner Barlas’a, Ekin Aksu, Özcan Alpar, Levent Yılmaz, Aytaç Öztuna, Hüseyin Uçurtma ve Hüseyin Demir’in eşlik ediyor. Dekor ve kostüm tasarımını Metin Deniz’in, müziklerini Cahit Berkay’ın, ışık tasarımını Mahmut Özdemir’in hazırladığı “1984 (Büyük Gözaltı)”nın reji asistanlığını ise Andaç Sayın üstleniyor. Oyundaki videoda yer alan oyuncular ise Ali Gül, Ezgi Erdilek, Aykut İşpir, Gülşah Kıray Barlas, Bekir Akbaş ve Özgür Can Akbaş.

Yani oldukça kalabalık bir kadro var karşımızda. Oyunun dekoru minimal ve sade. Sahnenin ortasına büyük bir ekran yerleştirilmiş. Romandaki gibi sürekli gözleyen ve kendini izleten bir ekran. Bu ekranda haberler veriliyor, kurallar okunuyor ve “Büyük Birader” in keskin bakışlarının fotoğrafı vasıtasıyla sürekli bizi izleyen gözlerini görüyoruz. Bunun dışında masa, sandalye, yatak gibi eşyalar kullanılmış, ekstra bir dekor yok. Bu da yeterli. Kostümler de olması gerektiği gibi sade, gri, üniforma temalı. İlk dakikalarda oyunun atmosferi, anlatmaya çalıştığı distopik evrene uyuyor gibi. O sadelik ve grilik, karakterlerin birbirlerine söyledikleri romanın dünyasına ait o kelimeler ve kavramlar belli bir noktaya kadar inandırıcı geliyor sanki.. derken – işte tam o noktada oyuncuların tonlamalarının yabancı film dublajı gibi olduğunu fark ediyorsunuz. Diyaloglar o kadar yapmacık söyleniyor ki televizyonda dublajlı film izler gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Tabii buna bağlı olarak oyunculuklar da aynı minvalde kalıyor maalesef. Sahnede izlediğimiz bu isimler yılların usta oyuncuları aslında. Fakat eski bir oyunculuk tarzını sürdürdüklerini görebiliyorsunuz. Bu nedenle inandırıcılık problemi doğuyor. Gerçek anlar yakalayamıyorsunuz oyunda.

Birbirlerine aşık ve bir ilişki yaşayan iki karakteri canlandıran Taner Barlas (70) ve Ekin Aksu (30larında olsa gerek) arasındaki yaş farkı çok göze çarpıyor. Romanda bu karakterlerden Winston 39 yaşında. Julia ise 26. Hem bu sebepten hem de oyunculuklardan ötürü aşklarına ikna olamıyorsunuz. Oyunda bazı yerlerde seyircinin gülmesi ama bu sahnelerin aslında komik olmaması gereken anlardan oluşması bir reji tercihi mi yoksa yanlış anlaşılma mı tam belli olmuyor. Etkileyici olması beklenen yakalanma, işkence edilme ya da aşk sahneleri o kadar “-mış gibi” ki maalesef oyunun dışına itiyor sizi. Belki ilk oyun tedirginliğidir diye avutmak istiyorum kendimi.

Bir nokta daha var ki “neden?” diye sormak istiyorsunuz. Bir sahnede oyuncu Aytaç Öztuna’nın canlandırdığı karakter bir anda izleyicilere dönüp dramatik bir şarkı söylemeye başlıyor. Üstelik playback. Oyunda bir daha şarkı söylenmiyor. Bu tabii ki bir reji tercihi olabilir. Ama bir daha görmediğimiz ve oyunun atmosferine uymayan bu tercih neden yapılmış anlayamıyoruz. Oyunun başından beri kurulan “dördüncü duvar” da (tiyatroda sahne ile seyirci arasında olduğu varsayılan duvar. Böylece seyirciye, olaylar gerçekmiş hissi verilmeye çalışılır) bu noktada yıkılıyor. Sonraki sahnelerde de bu duvar bir var bir yok. Tek bir tercih olması beklenen bu unsur karmaşıklaşıyor böylece.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün sonu umut dolu değildir. Sizi en büyük karanlıkla baş başa bırakır ve bu tercih eserin etkisini daha da yükseltir. Oyunda bu sonu değiştirip bize bir parça umut vermek isteyen ekibin bunu neden yaptığını tabii ki anlıyoruz. Ama Orwell’in karanlık bir sonu tercih etmesi, anlatmak istediği şeyi pekiştirmek ve asıl bu şekilde böyle totaliter yönetimlerin korkunçluğunu yüzümüze çarpabileceğini bildiği içindi. Bunun yumuşatılması yüreğimize su serpip, hikayenin üzerimizdeki etkisini ve amaçladığı şeyi zedeliyor.

1 YORUM

  1. gittiğim en yüzeysel oyunlardan biriydi.Orta okul tiyatrosu gibiydi.Edebi hiç bir derinliği olmadığı gibi aşırı oyunculuk, kopuk sahneler ve yaratamadığı distopyasıyla vakit kaybıydı. Rutkay hocamı çok severim ama olmamışa olmamış demek lazım…

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın