2 Şubat’ta ön satışları başlayan 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali; 15-25 Şubat tarihlerinde İstanbul, 1-4 Mart arası ise Ankara ve İzmir’de düzenlenecek. Birçok ülkeden bağımsız filmlerin yer aldığı dopdolu program arasından 20 film seçerek sizlere bir öneri listesi hazırladık. Keyifli okumalar ve izlemeler!

Not: Film özetleri, festivalin kendi sitesinden alınmıştır.

 

20Dröm Vidare

Eski numaralarınızın işe yaramadığını fark edince ne yapacaksınız

Eğer büyüme hikayelerinde, “Geç kalmış büyüme” diye bir alt başlık olsaydı; Rüyaların Ötesinde, bu türün klasiklerinden biri olurdu. Rojda Şekersöz bol renkli ve capcanlı ilk uzun metrajında Mirja’yı takip ediyor. Hapishaneden henüz çıkmış Mirja, Stockholm’ün banliyösünde yaşayan sosyal medya fenomeni küçük bir kız kardeş ve daha çok kendisiyle meşgul annesiyle paylaştığı evine geri döner. Ve aklında yeni bir başlangıç yapma fikriyle. Fakat bunun için geçmişin hayaletlerinden –arkadaşlarından uzak durmalıdır. 4 genç kadından oluşan, tabir yerindeyse bu çete, bir kuyumcu soyup Latin Amerika’ya kaçma planlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. Fakat Mirja icin keşif, denizaşırı hayaller yerine gitgide kendi içinde gerçekleşmeye başlar ve olması beklenen kişi ile gerçekten olmak istediği kişi arasında bir uyum aramaya koyulur.

19Human Flow

Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük insan göçüyle çalkanırken, ünlü sanatçı Ai Weiwei mülteci krizinin akıl almaz boyutunu ve insanlık üzerindeki derin etkisini araştırıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük insan göçünü yaşıyoruz; dünya çapında 65 milyon insan açlık, iklim değişikliği veya savaş nedeniyle evlerini bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Ünlü sanatçı Ai Weiwei tarafından çekilen İnsan Seli, yaşanan bu benzersiz dev göçün etkileyici bir belgesel anlatımı. 23 ülkede bir yıl süresince yapılan çekimlerle Afganistan’dan Meksika’ya birçok farklı yerde can alıcı insan hikayelerine yoğunlaşıyor. Film, yaşananlara tanıklık ediyor; mülteci kamplarından tehlikeli deniz yolculuklarına, telle çevrili sınırlara, hikayesini anlattığı insanlarla birlikte yol alıyor. Yersizlikten, ümitsizlikten cesarete, dayanabilmeye, adapte olabilmeye, insanlığın kendini yeniden var edebilme gücüne ithaf edilen film, bu yüzyılı şekillendirecek olan soruyu soruyor: Küresel toplum; korku, izolasyon ve çıkarcılığı bırakarak açıklık, özgürlük ve insanlığa saygının yolunu seçebilecek mi?

18Professor Marston & The Wonder Women

Bildiğimiz süper kahraman hikayelerine hiç benzemeyen bir süper kahraman orijin hikayesi.

Bildiğimiz süper kahraman orijin hikayelerinden oldukça farklı bir süper kahraman orijin hikayesi olan Professor Marston & The Wonder Women, Wonder Woman’ın yaratıcısı Harvardlı psikolog William Moulton Marston’ın 1940’lı yıllardaki yaratım sürecine eşlik etmemizi sağlıyor. Harvard’da yalan dedektörü ve insan davranışı üzerine çalışan Marston’ın, ikonik feminist süper kahramanı yetkililer tarafından sapkın ve sakıncalı bulunup, sansürle boğuşmuşsa da, bütün bu hikayenin arkasında karısı Elizabeth ile birlikte aşk yaşadıkları Olive Byrne adlı öğrencileri vardı. Wonder Woman’ın özünü oluşturan bu iki güçlü kadın ve arka plandaki kışkırtıcı hikaye, yılın en sıradışı biyografik anlatılarından birisine dönüşüyor. Yapımcılığını Transparent’tan Jill Solloway’in yaptığı film, Angela Robinson’ın gösterişsiz yönetmenliği ve Luke Evans, Rebecca Hall ve Bella Heathcote’un göz kamaştıran performanslarıyla dikkat çekiyor.

17Brawl In Cell Block 99

Eski bir boksör, uyuşturucu kuryeliği yaparken kendisini bir anda yanlış giden bir iş sonucu, hapishane dünyasının vahşi dehlizlerinde bulur.

S. Craig Zahler, Bone Tomahawk’ta (2015) yarattığı kendine has korku-western bileşimini, Venedik’te yarışan son filmi 99. Blok’la başka bir boyuta taşıyor. Eski bir boksör olan Bradley, oto tamircisindeki işini kaybetmiş ve evliliğinin de sonuna gelmiştir. Hayatının bu noktasında eski bir arkadaşı için uyuşturucu kuryesi olarak çalışmaktan başka çaresi kalmamıştır. Her şey yolunda gibidir, ta ki bir gün kendisini polisle olan bir çatışmanın ortasında bulana dek. Toz duman kalkıp, kafasını kaldırdığında, kendisini yaralı ve hapse atılmış olarak bulur. Vince Vaughn’ın muazzam ve aynı zamanda korkutuculuğuyla akıldan çıkması zor oyunuyla 99. Blok; insan ruhunun karanlık köşelerinde dolaşan, fizikselliğiyle büyüleyen bir karakter çalışması. Vaughn’a eşlik eden Jennifer Carpenter, Udo Kier ve Don Johnson’ın performansları da bir o kadar göz alıcı.

16Prototype

Galveston faciası hakkında büyüleyici bir 3D denemesi.

1900 yılında Teksas’ta televizyonla ilgili gizemli bir araç inşaa edilip, test edilir. Blake Williams’ın teknoloji, sinema ve bu araçların geleceğinin parlaklığına göz kırpan bu muazzam 3D bilimkurgu filmi, bizi Galveston faciasının sonrasına götürür. Görselliği ve yenilikçiliğiyle dikkat çeken Prototip ile, bir süredir kısa filmlerinde 3D denemeler yapan Williams, bu sefer bizi adeta soyut bilimkurgunun, teorinin ve teknolojinin düşünsel sınırlarına götürüyor.

15Revenge

İntikam istismar filmlerine feminist ve yenilikçi bir bakış getiriyor.

Kendine has konsepti ve oldukça stilize hipnotik sinematografisiyle dikkat çeken, birçok festivalin geceyarısı gösterimlerine adeta bomba gibi düşen İntikam, çıkış noktasını istismar sinemasının alt türü olan tecavüz-intikam filmlerinden alıyor. Üç zengin adam, yıllık geleneksel av partileri için, Richard’ın çöldeki malikanesinde bir araya gelirler. Her zamanki toplanmalarından farklı olarak, Richard ve lolita metresi Jen malikaneye diğerlerinden önce varır. Her şey yolundadır, ta ki diğer iki adam da gelip her şey kontrolden çıkana kadar. Tecavüz edilmiş ve öldüğü sanılan Jen’in bedeni çöle bırakılır. Bir anda uyanan genç kadın, tecavüz edip onu öylece bırakan üç adamdan intikamını almaya koyulur. Muazzam görselliği, turuncu renk tonlarıyla Mad Max’i hatırlatan İntikam, adeta günümüz cinsel taciz skandallarına verilmiş bir yanıt gibi. Yönetmen Coralie Fargeat, ilk filminde, erkeklik kodlarını tersyüz ederek kendine ait feminist bir perspektif getiriyor.

14Dreaming Murakami

Murakami’yi çevirmek demek; onun yalnız, hülyalı karakterleriyle aynı rüyayı paylaşmak demek midir?

Mette Holm, Haruki Murakami’nin ilk romanı Kaze No Uta O Kike (Rüzgarın Şarkısını Dinle) adlı ilk romanını çevirmeye başladığı günlerde, Tokyo metrosunda yürürken iki metre boyunda dev bir kurbağa onu takip etmeye başlar. Kurbağa, Mette’yi her yerde takip eder, sanki; derin uykusundan uyanarak, dünyayı nefretiyle yok etmeye çalışan dev Solucan’la kavgasına çevirmeni de dahil etmek ister gibidir. Bundan 20 yıl önce, Murakami’nin ismini kimseler bilmezken, Mette ilk Murakami romanını okumuştur. O zamanlar yazarın hayali dünyalarının ileride kendi dünyasını nasıl şekillendireceğini aklından bile geçirmemiştir. O günden beri ise, Danimarkalı okuyucularına Murakami’nin kafa karıştıran ve tartışılan dünyalarını çevirmek için binlerce saat çalışmış, dünyanın her yerinde milyonlarca okuyucunun aklını uçuran hikayelerle yaşamıştır. Murakami’nin yalnız ve hülyalı karakterlerinin söylediklerinin en mükemmel çevirisini bulmaya çalışırken, Mette’nin dünyasında da gerçek ve hayal birbirine girmektedir.

13A Prayer Before Dawn

Tayland’ın en ünlü hapishanlerinden birine düşmüş genç İngiliz boksör Billy Moore’un olağanüstü gerçek hikayesi.

Şafaktan Önce, Tayland’ın en ünlü hapishanelerinden birinde 3 yıl hapis yatmış genç İngiliz boksör Billy Moore’un, gözlerinize inanamayacağınız anılarından uyarlanan gerçek bir hikaye. Bir anda kendisini uyuşturucunun ve hapishane içi çete savaşlarının içinde bulan Moore, hapishane yönetimi Muay Thai boks turnuvalarına katılabileceğini söylediğinde, bunun kurtulmak için tek şansı olabileceğini düşünür. Billy, özgürlüğünü kazanmak için bir dövüşten başka bir dövüşe savrulduğu, aksiyon ve yumruklarla dolu, sonunda da özgürlüğünden başka kaybedecek bir şeyi olmadığı bir maceraya sürüklenir. Tayland’da gerçek bir hapishanede, gerçek mahkumlarla çekilen Şafaktan Önce; yoğunluğuyla teninize işleyen, akıldan çıkmayacak bir yolculuk.

12The Distant Barking of Dogs

Savaş yerinde çocuk olmanın ve büyümek zorunda kalmanın hikayesi.

Uzakta Havlayan Köpekler’de Ukrayna ve Rusya arasındaki çatışmalara bir çocuğun gözünden tanıklık ediyoruz, tüm masumiyetiyle. Oleg, çatışma alanına çok yakın olan ve durmaksızın patlama seslerinin yankılandığı sınır köylerinden birinde babaannesi ile birlikte yaşıyor. Köyde kendilerinden başka neredeyse kimse kalmamış, ama onlar için orası ‘evleri’ ve kırılgan bir umutla çatışmanın bitmesini bekliyorlar. Fakat çatışmanın şiddeti artıp, patlama sesleri yükselip, yaklaştıkça Oleg’in maceraları, kendi kendine yarattığı oyunlar da bundan etkileniyor ve savaşın izleri, oyuncakları haline geliyor. Bu unutulmuş ve terkedilmiş topraklarda Oleg’i bir yılı aşkın bir süre yakından takip eden film, çatışmanın çıplak gerçekliğini ve değiştirdiği hayatları, bizlere göstermek, yetişkinlerin sert dünyasını anlamak için çocukluğun masum bakış açısında ısrar ediyor. Belki de bu yüzden, Uzakta Havlayan Köpekler bu kadar soğuk bir konuya dokunan en sıcak filmlerden biri.

11The Death of Stalin

Veep’in yaratıcısı Armando Iannucci’nden mükemmel bir taşlama.

Yıl 1953. Joseph Stalin’in, sağlık durumu -biraz paranoyak olması dışında- gayet iyidir ve ona karşı çıkan herkesi terörize edip, gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan imtina etmemekte; bu durum yakın dostlarını dahi hizaya getirmektedir. Ta ki bir sabah çalışma odasında ölü bulunana kadar. Bundan sonrası, hiciv ustası Armando Iannucci’nin ellerinde mükemmel bir komediye dönüşür. Yalakalar bir anda iktidar yarışına girer; sümsük Malenkov, ukala Khrushchev, şaşkın Molotov, mafyöz Zhukov, Beria Stalin’in sarhoş oğlu Vasily ve yorgun kızı Svetlana. Fabien Nury ve Thierry Robin’in çizgi romanından, politik taşlamanın ve kara komedinin ustası Armando Iannucci tarafından uyarlanan Stalin’in Ölümü, hiç beklemeyeceğiniz kadar komik ve dünyanın savrulduğu güncel politik iklime cuk oturur nitelikte.

10How To Talk To Girls at Parties

Neil Gaiman’ın aynı isimli hikayesinden, türler arası psikadelik punk bir aşk hikayesi.

Neil Gaiman’ın aynı isimli hikayesinden uyarlanmış Partilerde Kız Tavlama Sanatı, Punk’ın ilk yıllarında, aşka susamış Güney Londralı bir gencin birkaç gün süren dünya dışı aşk deneyimini anlatıyor. Okuldan çıkar çıkmaz üniformalarını atıp punk kıyafetlerine bürünen Enn ve arkadaşlarının ilk uğrakları yerli bir rock grubunun çaldığı ve despotluğuyla ürküttüğü kadar heyecanlandıran Kraliçe Boadicea’nın (Nicole Kidman’ı böyle kaçık ve öfkeli görmediniz, söz veriyoruz) mekanı oluyor. Çocukların bir sonraki durakları daha da tuhaf; bu dünyadan olmayan ama insan kılığında – hem de renk gruplarına ayrılmış latex kıyafetleriyle dans eden, akrobatlıklar yapan ve birbirinden garip takıntıları olan bir grubun gecesini gece ettiği bir ev partisi. İşte Enn, bu partide hülyalı bir çekiciliği ve dünyamızın halleriyle ilgili sağlıklı bir merakı olan Zan’le tanışır. Zan, Enn’in dünyasını tanımak için, liderlerinden 48 saatlik özel izin alır. John Cameron Mitchell’ın kural tanımayan psikedelik dünyasında geçen film, Punk’ın doğuşu, ilk aşkın tadından yenilmezliği ve partilerde kızlarla konuşma sanatı gibi varoluşun önemli meselelerinden birini aynı anda yaşatabiliyor.

9Insect

Efsane gerçeküstücü yönetmen Jan Švankmajer aklınızı başınızda alacak gerçeküstücü bir yolculuk.

83 yaşındaki efsanevi Çek yönetmen Jan Švankmajer uzun bir aradan sonra bir başka gerçeküstücü güzellikle karşımızda! Bu sefer küçük bir kasabadaki yerel bir bardayız. Pazartesi günü olmasından dolayı sandalyeler ters döndürülmüş ve bar kapalıdır. Köşede Čapek Kardeşlerin “Böcek Oyunu”nunu prova etmek üzere bir araya gelmiş 6 amatör aktör dışında bar bomboştur.  Prova ilerledikçe oyundaki karakterler zamandan bağımsız bir şekilde ölüp yeniden canlandırlar. Onları canlandıran aktörler de yavaş yavaş bu değişimlerin parçası olmaya başlarlar. Gerçeküstü sinemanın en önemli ustalarından olan Jan Švankmajer görünürde oldukça edebi görünün bir oyunu kendine has, muazzam düşgücüyle örülü bir evrene adapte eder.  Bu dünyada düşler, animasyon, hiciv, tiyatro ve tabii ki insanlar ve böcekler birbirlerine dönüşmektedir.

8November

Gözler ve kulaklar için görsel bir şölen.

Pagan zamanlarında Estonya’nın bir köyünde kurtların, vebanın ve ruhların kol gezdiği bir köyde geçen Kasım, hem gözler hem de hayal dünyası için görsel bir şölen. Hiçbir şeyin tabu olmadığı bu köyde, köylülerin en büyük sorunu soğuk ve zorlu geçen kara kıştır. Insanlar, birbirinden, Alman malikane sahiplerinden, hatta ruhlardan ve şeytandan bile çalmaktadır. Ancak ruhlarını ‘Kratt’ adlı yaratıklara vermek zorunda kalırlar. Bu da feodal sistemin başındakileri daha da ihya olmasına neden olmaktadır. Rainer Sarnet’in siyah-beyaz, büyüleyici ve karanlık alegorisi bizi 19. yüzyıl pagan zamanlarına götürürken, insanlığın, aşkın olasılıklarının ve varoluşun etrafında uzun süre akıllardan çıkmayacak bir görsellikle başbaşa bırakıyor. Estonya’nın Oscar adayı!

7Laissez Bronzer Les Cadavres

Taptaze bir kült klasik!

!f seyircisinin gotik düşler Amer (2009) ve Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi (2013) ile yakından tanıdığı Belçikalı yönetmen çift Helene Cattet ve Bruno Forzani, bir kez daha karabasanlı, estetize düşleriyle karşımızda. Bu sefer Akdeniz civarında masmavi sular ve parıldayan güneş altında, patlayan silah seslerini duyarız. Rhino ve çetesi çaldıkları 250 kiloluk altınla neredeyse mükemmel denebilecek bir saklanma yeri bulmuş gibidir; ilham bulmak için inzivaya çekilmiş bir sanatçı kadın tarafından ele geçirilmiş ufak bir köy. Ne yazık ki beklenmedik misafirler ve onlara eşlik eden polisler bu planı bozacaktır. Boşken cennete benzeyen mekan, kalabalıklaşarak bir anda savaş alanına dönüşür. Cattet ve Forzani, gene türleri harmanlayarak akıl alıcı bir stilizasyon ve görsel beceriyle, bizi, giallo ve spaghetti western türlerinin içinden geçirerek, muazzam sinematografisi ve ses tasarımıyla unutulmaz bir kovalamacının içine davet ediyor.

6Arabia

Brezilya’nın güneyinde genç bir adam, bir fabrika işçisinin günlüğünü bulunca zorluk ve güzelliğin içiçe yaşandığı bir hayatın penceresi açılır.

Brezilya’nın güneyindeki Minas Gerais eyaletinde bir genç, kaza geçirmiş olan bir fabrika işçisinin günlüğünü bulur. Cristiano’nın hikayesine bu günlükle başlarız. Cristiano, western filmlerinde izlediğimiz evsiz barksız kovboyları biraz andırıyor; Brezilya’nın bir kasabasından ötekine, birkaç kuruş kazanabileceği işlerin peşinden sürüklenir. Kasabadan kasabaya, bulduğu işe uyum sağlayarak günlerini geçirir. Onun için hayat çoğunlukla zor ve yorucu, fakat film, –gerçekleri asla es geçmeden- aralarda yaşanan küçük, ışıltılı ve insanlık dolu anlarla ilgili: Akşam arkadaşlarla paylaşılan şarkılar, beklenmedik karşılaşmaların samimiyeti, yoğun bir aşk. Film, sıradan gibi görünen bir adamın hayatını ve sevdiklerini anlatırken, satır aralarında modernleşme ve eşitsizliğe dair anlamlı bir sosyo-politik yorum, epik bir bakış açısı getiriyor. Empatisiyle izleyiciye derinden dokunan, ama asla melodrama düşmeyen film; her detayıyla kendine özgü bir hikaye anlatırken temalarıyla zaman ve mekanın ötesinde bir evrenselliğe uzanıyor.

5Distant Constellation

Uzak Evren, zamanın durduğu, karakterlerin eski zamanları ve uzak yerleri anlattığı bir yaşlılar evinde geçen sevgi dolu bir rüya gibi.

Uzak Evren, İstanbul’un merkezinde zamanın durduğu, karakterlerin eski zamanları ve uzak yerleri anlattığı, bir yaşlılar evinde geçen şefkat dolu bir rüya gibi. Mizrahi’nin dingin, kusursuz ve sabırlı kamerasının karşısısında çocukluğun acı yüklü hikayelerini dinleyebiliyor; hatta yaşlı Ermeni Selma, bir fısıltı gibi anlattığı hikayesinin ortasında uyuyakalıyor ve uyandığında ‘Oluyor bana böyle’ diyor. Artık gözleri görmeyen bir fotoğrafçı, kamerasının düğmeleriyle uğraşıyor ısrarla ve sonunda bize çeviriyor onu. Bir piyanist Mizrahi’ye kur yapıyor ve günler sonra evlenme teklif ediyor çekinerek. İki yaşlı adam, asansörde bir yukarı çıkıyor bir aşağı iniyor; ailelerini birbirlerine anlatıyor ve diğer şeylerden sohbet ediyor. Yaşlılar evinin dışında ise büyük bir inşaat devam ediyor; oradaki işçiler gelecek planlarını anlatıyor. Uzak Evren, içeriyle dışarının, geçmiş zamanla onu gerçek yapan anıların, teslimiyetle umudun arasındaki mesafede geziniyor. Filmin ritminin içinde bir yerlerde, yaşamla ölümün döngüsel dengesine rastlıyoruz ve bu şiirin tadını çıkarıyoruz.

4Film Stars Don’t Die in Liverpool

Yıldızlar Asla Ölmez çok incelikli ve dokunaklı bir aşk hikayesi.

Peter Turner’in anılarından uyarlanan Yıldızlar Asla Ölmez; 26 yaşındaki Turner ve 55 yaşındaki Oscar ödüllü Gloria Grahame’ın eğlenceli ve tutkulu aşk hikayesini konu ediyor. Efsanevi femme fatale star ve onun genç aşığı hakkında eğlenceli bir aşk hikayesi gibi başlayan film, bir anda çok daha derin ve ikisinin de hayatları hakkında sınandıkları bir ilişkiye dönüşür. Gloria, Turner’ın enerjisiyle teselli bulur, hayata tutunur. Sherlock’un yaratıcısı Paul McGuigan’ın yönettiği film, 70’li yılların renkli ve aynı zamanda sade bir portresini ortaya koyuyor. Annette Benning ve Jamie Bell’in yakaladıkları kimya ve muazzam performansları ise göz alıyor.

3Phantom Thread

Aşk en büyük saplantıdır.

1950’lerin Londra’sında Reynolds Woodcock (Daniel Day Lewis) ve kızkardeşi Cyril, İngiliz moda dünyasının gözde tasarımcılarıdır. Kraliyet ailesinden film yıldızlarına ülkenin önde gelen tüm kadınları The House of Woodcock’tan giyinmek için sıraya girer. Tüm sosyetenin gözü önünde şatafatlı bir hayat yaşayan Reynolds’ın hayatı kısa süreli ilişkilerle sürerken Alma ile tanışır. Alma’ya olan aşkı, düzenli ve istikrarlı hayatını derinden sarsacaktır. Paul Thomas Anderson’un muazzam son filmi Phantom Thread, Anderson’a özgü incelik ve ustalıkla, bir sanatçının yaratıcı yolculuğunun hikayesini merkezine alıyor ve aynı zamanda hayatının merkezindeki kadının da portresini çiziyor. Filmin çekimleri sırasında emekliliğini duyuran Daniel Day Lewis’i beyazperdede izlemek için de son fırsat!

2The Disaster Artist

James Franco’dan kült film The Room’un arkasındaki Tommy Wiseau’ya bir saygı duruşu.

2003 yılında The Room, gösteriminin ardından çok geçmeden bir kült klasiğine dönüştü. O kadar kötüydü ki, insanlar bu deneyimi birlikte yaşamak için gece yarısı gösterimleri düzenliyor, filmin anlaşılmaz diyalogları ve daha da anlaşılmaz oyunculuğuyla dalga geçiyordu. Ama çok az kimse filmin her şeyini yapmış Tommy Wiseau hakkında adamakıllı bir bilgiye sahipti. Felaket Sanatçı, James Franco’nun Hollywood’un en meşhur ünsüz sanatçısını ete kemiğe büründürme çabası. Franco’ya 2018 Altın Küre’de komedi dalında en iyi aktör ödülünü kazandıran Wiseau portresi hem inanılmaz komik hem de üzücü. Bütün tartışmalı yöntemlerine rağmen tutkusuyla ve -göstermese de- heyecanıyla yaşayan, bir şekilde hayata tutunmaya çalışan bir sanatçı aslında Wiseau. Greg Sestero’nun filmin yapılma öyküsünü anlattığı kitabından uyarlanan Felaket Sanatçı; bize ne yaptığınızdan bihaber olsanız da yapabileceklerinizin sınırlarının olmadığını ve efsane olmanın birden fazla yolu olabileceğini anlatıyor.

1Kar

Antalya’nın arka sokaklarında geçen ve genç oyuncularının doğallığıyla dikkat çeken bu gençlik hikayesinde; Ali, gayr-i meşru kardeşi Müzeyyen’le tanışmaya gidince, beklenmedik sınavlarla sınanır.

Müzeyyen yirmi yaşındadır ve hala lisede okumaktadır. Yarı yıl karnesi bu durumun pek de değişmeyeceğini gösterir. Bekir, Ebru, Hazerhan, Ferdane ve Kadir’den oluşan arkadaş grubu her şeyidir. Müzeyyen’in hayatı, Ali’nin gelmesiyle değişir. Ali, Müzeyyen’in hiç görmediği, ama varlığından haberdar olduğu kardeşidir. Ancak Ali; Müzeyyen’i, babasının yirmi yıl önceki yasak ilişkisini, babasının Müzeyyen’i terk etmesini yeni öğrenmiştir. Ali, yarıyıl tatilini de fırsat bilerek, Bolu’daki başarılı öğrencilik hayatına mola verip, Müzeyyen’le tanışmaya Antalya’nın arka sokaklarına gelir. Farklı dünyaların çocukları arasında ilk tanışma kolay geçmez. Hatta Ali’nin dayak yiyip soyulmasına neden olur. Fakat zamanla gençler kaynaşır. Ali’nin iki amacı vardır artık: Müzeyyen’i Bolu’ya götürüp daha iyi bir yaşam sağlamak, diğeriyse Müzeyyen’e babası gibi olmadığını kanıtlamak. Ancak Ali, henüz sınanmadığı günahlarının imtihanını olacaktır. Gençliğe dair gördüğümüz en samimi filmlerden biri olan Kar; müziği, görselliği ve genç oyuncuların doğallığıyla hafızalara kazınacak bir ilk film.

CEVAP VER

Yorumunuzu buraya girebilirsiniz
İsminizi buraya yazın