Search

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde Önerdiğimiz 20 Film!

456

2 Şubat’ta ön satışları başlayan 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali; 15-25 Şubat tarihlerinde İstanbul, 1-4 Mart arası ise Ankara ve İzmir’de düzenlenecek. Birçok ülkeden bağımsız filmlerin yer aldığı dopdolu program arasından 20 film seçerek sizlere bir öneri listesi hazırladık. Keyifli okumalar ve izlemeler!

Not: Film özetleri, festivalin kendi sitesinden alınmıştır.

 

Dröm Vidare

Eski numaralarınızın işe yaramadığını fark edince ne yapacaksınız

Eğer büyüme hikayelerinde, “Geç kalmış büyüme” diye bir alt başlık olsaydı; Rüyaların Ötesinde, bu türün klasiklerinden biri olurdu. Rojda Şekersöz bol renkli ve capcanlı ilk uzun metrajında Mirja’yı takip ediyor. Hapishaneden henüz çıkmış Mirja, Stockholm’ün banliyösünde yaşayan sosyal medya fenomeni küçük bir kız kardeş ve daha çok kendisiyle meşgul annesiyle paylaştığı evine geri döner. Ve aklında yeni bir başlangıç yapma fikriyle. Fakat bunun için geçmişin hayaletlerinden –arkadaşlarından uzak durmalıdır. 4 genç kadından oluşan, tabir yerindeyse bu çete, bir kuyumcu soyup Latin Amerika’ya kaçma planlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. Fakat Mirja icin keşif, denizaşırı hayaller yerine gitgide kendi içinde gerçekleşmeye başlar ve olması beklenen kişi ile gerçekten olmak istediği kişi arasında bir uyum aramaya koyulur.

Human Flow

Dünya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük insan göçüyle çalkanırken, ünlü sanatçı Ai Weiwei mülteci krizinin akıl almaz boyutunu ve insanlık üzerindeki derin etkisini araştırıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en büyük insan göçünü yaşıyoruz; dünya çapında 65 milyon insan açlık, iklim değişikliği veya savaş nedeniyle evlerini bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Ünlü sanatçı Ai Weiwei tarafından çekilen İnsan Seli, yaşanan bu benzersiz dev göçün etkileyici bir belgesel anlatımı. 23 ülkede bir yıl süresince yapılan çekimlerle Afganistan’dan Meksika’ya birçok farklı yerde can alıcı insan hikayelerine yoğunlaşıyor. Film, yaşananlara tanıklık ediyor; mülteci kamplarından tehlikeli deniz yolculuklarına, telle çevrili sınırlara, hikayesini anlattığı insanlarla birlikte yol alıyor. Yersizlikten, ümitsizlikten cesarete, dayanabilmeye, adapte olabilmeye, insanlığın kendini yeniden var edebilme gücüne ithaf edilen film, bu yüzyılı şekillendirecek olan soruyu soruyor: Küresel toplum; korku, izolasyon ve çıkarcılığı bırakarak açıklık, özgürlük ve insanlığa saygının yolunu seçebilecek mi?

Professor Marston & The Wonder Women

Bildiğimiz süper kahraman hikayelerine hiç benzemeyen bir süper kahraman orijin hikayesi.

Bildiğimiz süper kahraman orijin hikayelerinden oldukça farklı bir süper kahraman orijin hikayesi olan Professor Marston & The Wonder Women, Wonder Woman’ın yaratıcısı Harvardlı psikolog William Moulton Marston’ın 1940’lı yıllardaki yaratım sürecine eşlik etmemizi sağlıyor. Harvard’da yalan dedektörü ve insan davranışı üzerine çalışan Marston’ın, ikonik feminist süper kahramanı yetkililer tarafından sapkın ve sakıncalı bulunup, sansürle boğuşmuşsa da, bütün bu hikayenin arkasında karısı Elizabeth ile birlikte aşk yaşadıkları Olive Byrne adlı öğrencileri vardı. Wonder Woman’ın özünü oluşturan bu iki güçlü kadın ve arka plandaki kışkırtıcı hikaye, yılın en sıradışı biyografik anlatılarından birisine dönüşüyor. Yapımcılığını Transparent’tan Jill Solloway’in yaptığı film, Angela Robinson’ın gösterişsiz yönetmenliği ve Luke Evans, Rebecca Hall ve Bella Heathcote’un göz kamaştıran performanslarıyla dikkat çekiyor.

Brawl In Cell Block 99

Eski bir boksör, uyuşturucu kuryeliği yaparken kendisini bir anda yanlış giden bir iş sonucu, hapishane dünyasının vahşi dehlizlerinde bulur.

S. Craig Zahler, Bone Tomahawk’ta (2015) yarattığı kendine has korku-western bileşimini, Venedik’te yarışan son filmi 99. Blok’la başka bir boyuta taşıyor. Eski bir boksör olan Bradley, oto tamircisindeki işini kaybetmiş ve evliliğinin de sonuna gelmiştir. Hayatının bu noktasında eski bir arkadaşı için uyuşturucu kuryesi olarak çalışmaktan başka çaresi kalmamıştır. Her şey yolunda gibidir, ta ki bir gün kendisini polisle olan bir çatışmanın ortasında bulana dek. Toz duman kalkıp, kafasını kaldırdığında, kendisini yaralı ve hapse atılmış olarak bulur. Vince Vaughn’ın muazzam ve aynı zamanda korkutuculuğuyla akıldan çıkması zor oyunuyla 99. Blok; insan ruhunun karanlık köşelerinde dolaşan, fizikselliğiyle büyüleyen bir karakter çalışması. Vaughn’a eşlik eden Jennifer Carpenter, Udo Kier ve Don Johnson’ın performansları da bir o kadar göz alıcı.

Prototype

Galveston faciası hakkında büyüleyici bir 3D denemesi.

1900 yılında Teksas’ta televizyonla ilgili gizemli bir araç inşaa edilip, test edilir. Blake Williams’ın teknoloji, sinema ve bu araçların geleceğinin parlaklığına göz kırpan bu muazzam 3D bilimkurgu filmi, bizi Galveston faciasının sonrasına götürür. Görselliği ve yenilikçiliğiyle dikkat çeken Prototip ile, bir süredir kısa filmlerinde 3D denemeler yapan Williams, bu sefer bizi adeta soyut bilimkurgunun, teorinin ve teknolojinin düşünsel sınırlarına götürüyor.

Revenge

İntikam istismar filmlerine feminist ve yenilikçi bir bakış getiriyor.

Kendine has konsepti ve oldukça stilize hipnotik sinematografisiyle dikkat çeken, birçok festivalin geceyarısı gösterimlerine adeta bomba gibi düşen İntikam, çıkış noktasını istismar sinemasının alt türü olan tecavüz-intikam filmlerinden alıyor. Üç zengin adam, yıllık geleneksel av partileri için, Richard’ın çöldeki malikanesinde bir araya gelirler. Her zamanki toplanmalarından farklı olarak, Richard ve lolita metresi Jen malikaneye diğerlerinden önce varır. Her şey yolundadır, ta ki diğer iki adam da gelip her şey kontrolden çıkana kadar. Tecavüz edilmiş ve öldüğü sanılan Jen’in bedeni çöle bırakılır. Bir anda uyanan genç kadın, tecavüz edip onu öylece bırakan üç adamdan intikamını almaya koyulur. Muazzam görselliği, turuncu renk tonlarıyla Mad Max’i hatırlatan İntikam, adeta günümüz cinsel taciz skandallarına verilmiş bir yanıt gibi. Yönetmen Coralie Fargeat, ilk filminde, erkeklik kodlarını tersyüz ederek kendine ait feminist bir perspektif getiriyor.

Dreaming Murakami

Murakami’yi çevirmek demek; onun yalnız, hülyalı karakterleriyle aynı rüyayı paylaşmak demek midir?

Mette Holm, Haruki Murakami’nin ilk romanı Kaze No Uta O Kike (Rüzgarın Şarkısını Dinle) adlı ilk romanını çevirmeye başladığı günlerde, Tokyo metrosunda yürürken iki metre boyunda dev bir kurbağa onu takip etmeye başlar. Kurbağa, Mette’yi her yerde takip eder, sanki; derin uykusundan uyanarak, dünyayı nefretiyle yok etmeye çalışan dev Solucan’la kavgasına çevirmeni de dahil etmek ister gibidir. Bundan 20 yıl önce, Murakami’nin ismini kimseler bilmezken, Mette ilk Murakami romanını okumuştur. O zamanlar yazarın hayali dünyalarının ileride kendi dünyasını nasıl şekillendireceğini aklından bile geçirmemiştir. O günden beri ise, Danimarkalı okuyucularına Murakami’nin kafa karıştıran ve tartışılan dünyalarını çevirmek için binlerce saat çalışmış, dünyanın her yerinde milyonlarca okuyucunun aklını uçuran hikayelerle yaşamıştır. Murakami’nin yalnız ve hülyalı karakterlerinin söylediklerinin en mükemmel çevirisini bulmaya çalışırken, Mette’nin dünyasında da gerçek ve hayal birbirine girmektedir.

A Prayer Before Dawn

Tayland’ın en ünlü hapishanlerinden birine düşmüş genç İngiliz boksör Billy Moore’un olağanüstü gerçek hikayesi.

Şafaktan Önce, Tayland’ın en ünlü hapishanelerinden birinde 3 yıl hapis yatmış genç İngiliz boksör Billy Moore’un, gözlerinize inanamayacağınız anılarından uyarlanan gerçek bir hikaye. Bir anda kendisini uyuşturucunun ve hapishane içi çete savaşlarının içinde bulan Moore, hapishane yönetimi Muay Thai boks turnuvalarına katılabileceğini söylediğinde, bunun kurtulmak için tek şansı olabileceğini düşünür. Billy, özgürlüğünü kazanmak için bir dövüşten başka bir dövüşe savrulduğu, aksiyon ve yumruklarla dolu, sonunda da özgürlüğünden başka kaybedecek bir şeyi olmadığı bir maceraya sürüklenir. Tayland’da gerçek bir hapishanede, gerçek mahkumlarla çekilen Şafaktan Önce; yoğunluğuyla teninize işleyen, akıldan çıkmayacak bir yolculuk.

The Distant Barking of Dogs

Savaş yerinde çocuk olmanın ve büyümek zorunda kalmanın hikayesi.

Uzakta Havlayan Köpekler’de Ukrayna ve Rusya arasındaki çatışmalara bir çocuğun gözünden tanıklık ediyoruz, tüm masumiyetiyle. Oleg, çatışma alanına çok yakın olan ve durmaksızın patlama seslerinin yankılandığı sınır köylerinden birinde babaannesi ile birlikte yaşıyor. Köyde kendilerinden başka neredeyse kimse kalmamış, ama onlar için orası ‘evleri’ ve kırılgan bir umutla çatışmanın bitmesini bekliyorlar. Fakat çatışmanın şiddeti artıp, patlama sesleri yükselip, yaklaştıkça Oleg’in maceraları, kendi kendine yarattığı oyunlar da bundan etkileniyor ve savaşın izleri, oyuncakları haline geliyor. Bu unutulmuş ve terkedilmiş topraklarda Oleg’i bir yılı aşkın bir süre yakından takip eden film, çatışmanın çıplak gerçekliğini ve değiştirdiği hayatları, bizlere göstermek, yetişkinlerin sert dünyasını anlamak için çocukluğun masum bakış açısında ısrar ediyor. Belki de bu yüzden, Uzakta Havlayan Köpekler bu kadar soğuk bir konuya dokunan en sıcak filmlerden biri.

The Death of Stalin

Veep’in yaratıcısı Armando Iannucci’nden mükemmel bir taşlama.

Yıl 1953. Joseph Stalin’in, sağlık durumu -biraz paranoyak olması dışında- gayet iyidir ve ona karşı çıkan herkesi terörize edip, gözünü kırpmadan ortadan kaldırmaktan imtina etmemekte; bu durum yakın dostlarını dahi hizaya getirmektedir. Ta ki bir sabah çalışma odasında ölü bulunana kadar. Bundan sonrası, hiciv ustası Armando Iannucci’nin ellerinde mükemmel bir komediye dönüşür. Yalakalar bir anda iktidar yarışına girer; sümsük Malenkov, ukala Khrushchev, şaşkın Molotov, mafyöz Zhukov, Beria Stalin’in sarhoş oğlu Vasily ve yorgun kızı Svetlana. Fabien Nury ve Thierry Robin’in çizgi romanından, politik taşlamanın ve kara komedinin ustası Armando Iannucci tarafından uyarlanan Stalin’in Ölümü, hiç beklemeyeceğiniz kadar komik ve dünyanın savrulduğu güncel politik iklime cuk oturur nitelikte.




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir