Search

13 – Film Analizi

219

Tam adı 13 Tzameti olan, 2005 yapımı Gela Babluani’nin debut filmi. Gürcistan-Fransa ortak yapımı olan film, siyah beyaz çekilir ve çoğunlukla senfonik müziklere sahiptir. Fransız Yeni Dalga anlayışı bakımından da,çok özel bir konumda. Filmin kara film olması ve senaryosunun insanı ciddi anlamda etkileyebilecek kadar sistemli ve titizlikle kurulmuş olması, dikkat çekici özelliklerinden. Aynı yılda Venedik Film Festivali ve Sundance Film Festivalinden; En İyi Film ödülünü alır.  Babluani yıllar sonra her nedense gereksiz bir hisse kapılıp, filmin Amerikan versiyonunu çeker. Gerekliliği ve gereksizliği tartışamaya açık konumda.

 

İlk etapta belirtmek gerekirse, bu yazı tamamen spoiler içeriyor.

Film, göçmen bir ailenin yoksulluğuyla başlıyor. Sürekli ev işleriyle uğraşan, yorgun, sevecen ve tedirgin bir anne, yatalak bir baba, ortaokul çağlarında, abisine hayranlıkla bakan bir kız çocuğu, sakat ve bir şekilde sinirli ağabey, işçilik yapan 22 yaşındaki Sebastian.

Ciddi bir geçim sıkıntısı çekiyorlar, eve belirli zamanlarda ne kadar para gireceği belli değil. Ve savaşları, aç kalmamak kadar ilkel ve insan yaşamı için önemli bir noktada.

Filmin ilk kısmı burada başlıyor. Sebastian, yıkık dökük derecesinde değil fakat yıllarca kullanılmış ve eskimiş bir evin, çatısını onarmak için çalışmaya başlıyor. Sebastian’ın ev sahibi Jean- Francois Godon. Godon karakteri; bana kalırsa, filmin tamamını anlatan bir karakter. Godon’u ilk bir atak ya da sanrı halindeyken görüyoruz, minik ipuçları veriyor izleyiciye. Sonraki bir kaç günde, Godon’un tedirginliğini, öfkesini, travmalarını görüyoruz.

Sebastian sanırım 22 yaşın getirdiği bir merakla, Godon’u gözlemlemeye başlıyor. İzleyicide de gözlemleme hissi belirmeye başlıyor. Ama unutmamak lazım, Sebastian’ın tek ihtiyacı olan şey, para. Godon’a bir mektup geliyor, bu mektup Sebastian’ın ilgisini çekiyor. Godon yüksek doz uyuşturudan ölüyor. Sebastian çalıştığı üç günün parasını alamayacağını kesin bir şekilde öğreniyor. Biraz sinir biraz kırgınlık biraz yazgıyla oradan ayrılırken, rüzgar Godon’a gelen mektubu Sebastian’ın ellerine bırakıyor.

İlk kısım, naif bir altyapı üzerine kuruluyor. İçinde biraz merak, biraz ne kaybedebilirim ki, biraz şansına güvenme üzerine ve bir bakıma kesinlikle bir çok insanın yapmayacağı bir fevrilik, düşünmeden eylemde bulunma. Daha az irdeleme ve sorgulama.

Sebastian bu hisler içindeyken mektubu açar. Mektup; otel rezervasyonu, tren bileti ve varlık şansını sunan bir talimat bir bakıma. Ve Godon’un yerine yolculuğa başlamaya karar verir. Durumun ne olduğunu bilmez, kimlerle iletişim kurduğunu bilmez bir haldedir. Bu sırada polisler, bir izin peşindedirler.

Sebastian, yolculuğun sonunda metruk bir arazideki bir müstakil eve geliyor. Filmin ikinci kısmı burada başlıyor bence. Hala ne olduğunu bilmiyor, sahneye çıkana kadar ne olduğunu bilmeyecek fakat oyundan da ayrılamıyor. Sebastian artık 13 kişinin oynadığı bir oyunun 13 numaralı insanı. Artık kimliksizler. 13 kimliksiz erkek; ahlaki ve etik değerlerden kopmuş ya da koparılmış, ölüm ve yaşam dengesi arasında hiç haddi değilken hamleler yapabilen varlıklar haline getiriliyorlar.

Oyun Rus Ruletinin çetrefilli bir versiyonu. Gizli bir topluluğun, süregelerek katıldığı bir etkinlik. Tüm bahisçiler; takım elbiseli geneli şık, insani değer gözetmeyen hatta bu durumu biraz olsun umursamayan, varlıklı insanlar. Belki de var olduklarından emin olmak istiyorlar. Bahisçilerin bu kadar şık olmasıyla, 13 oyuncuya neredeyse patiskadan, tek tip kıyafet giydirilmesi arasında zihin tırmalayan bir gerçeklik var. Piyonların hepsi yüzyıllardır aynı nasıl olsa düşüncesi.

Oyun; 13 kişinin oluşturduğu bir çemberin kurulmasıyla başlıyor. Her şey ciddi anlamda sistematik, en ufak ayrıntılar bile öyle olağan ki filmin gerçekliği bir anlamda böyle sağlanıyor sanki. Her birine bir revolver ve bir mermi veriliyor. Benim için filmin bu sahnelerindeki hakem diyebileceğimiz karakter muazzam bir gerçeklikten besleniyor. Ve bunu hem vücut dilinden hem de konuşmalarından anlayabiliyorsunuz. Hakem, burada otorite. Revolverin ne kadar döneceği ve ampulün ne zaman yanacağı ihtimallerinin iplerini tutuyor. Bu ipler her oyuncunun şansının onun elinde olduğunun göstergesi aslında.

Revolverinde de vermiş olduğu güçle; otorite tam olarak bir yeraltı karakteri haline geliyor. Oyunlar ilerledikçe bunu daha fazla hissedilebilir oluyor. Kuralsızlıktaki kuralların büyücüsü. Şansın denetleyicisi. Filmdeki karakterlere tümden baktığımda, hakem en çok gerçeğe yaklaşanı diyebiliyorum. Hakemin talimatlarıyla oyun başlıyor. İnsanlar delilik pırıltısı olan gözleriyle sahneyi seyrediyor.

Sebastian; ışığı kabul etmiyor, ilk kırılma anı. Bir kaç gün öne annesinin saçını kestiği çocuk çaresizlik içerisinde. Gerçeklik bu kadar yıkıcı olabilir mi?

Film boyunca yahut oyunun devamlılığı süresince hepimiz biliyoruz Sebastian’nın ölmeyeceğini. Kazanması gerekiyor. Film bunu veriyor bize. Bilinmeyeni yaşamak kalıyor elde. Seyrin bir şekilde devam etmemesi arzusu, ritmin hızlanması. Pür dikkat ve gerici anlar. Savaş ve yıkımın, kaosun görülebilirliğinin farkındayız ve otoritenin terinin nasıl koktuğunu hissedebiliyoruz. Bu durum, sarsıcı denilebilecek derecede.

Filmde morfin kullanımı en ilgi çekici detaylardandı. Bunun üzerine ufak bir araştırma yaptım ve şu verileri elde ettim. Morfin, kelime kökeni olarak Rüya Tanrısı Morpheus’tan geliyor, ilk adıysa ‘morphium’. Morfin, merkezi sinir sistemine etki etki ediyor; bu da kullanıcının ağrıya karşı dayanma noktasını kuvvetlendiriyor. Otonom sinirlerde, sempatik ve parasempatik sinirler, birbirlerine zıt ve uyumlu bir şekilde çalışıyorlar. Sempatik sinirler; korku, şiddet, dehşet, öfke, dayanılmayacak ağrı, heyecan, gerginlik anlarında uyarılıyor ve vücuda verdikleri mesaj ‘stresle başa çıkabiliriz.’

Morfinin, beynin strese karşı geliştirdiği hayatta kalma kısmını uyarması, bana kalırsa filmde manidar bir şekilde kullanılmış. Başarılı bir sembol, genel akışta. Morfinin kullanımı, kişilerin kırılma noktalarını hissettirmeyerek, devam ettiriyor. Organizma kendini riske atıyor fakat o şart altında güdülü olan bu zaten çünkü o anki stresle başa çıkabileceğini düşünerek bile zihnini daha büyük bir kırılmaya sürükleyebilir. Kişiyi kendinden ayırıyor aslında bir bakıma. En başa döndüğümde buna adından gelen, rüya hissi bile demeye cüret edebilirim gibi hissediyorum. Rüyada olma.

Ölümün sadeliği. Filmin en çarpıcı noktalarından bir diğeri de bu. Tüm ölenler ve öldürenleri aynı ölüm durumu içerisinde düşünürsek, hepsi sade bir his yumağından ibaret. Kimi gerçek bir korku içerisinde, kimi piyano çalabilecek kadar odaklanmış, kimi hırs küpü, kimi histerik. Son Sebastian sahnesinin de etkisi inanılmaz derecede tabii. Ölüm sahnelerinde, etkileyici bir anlatım var. Mistikliğini kaybetmeyen bir anlatım bir bakıma.

Babluani, bir röportajında “Filmde ne anlatmak istediniz?” gibi bir soruya ‘anın seçimi’ cevabını veriyor. Bu büyük bir ironi bence. Bir yazara yahut düşünüre ‘Eee, yani sonuç olarak?!’ demek kadar ironik. ‘Anın seçimi’ cevabı da bir o kadar kara. Fakat seçimin, değişikliği zorladığı düşüncesi de var burada. Yeni olana alışmak zorundasın, hayatta kalmak için en temel içgüdümüz vahşi bir platformda bunun üzerine kurulu. Sosyal yaşamlarımız bu düşünceden dolayı var ve var olmaya devam ediyor. Seçtiğimiz insanlarla görüşmek istiyoruz, seçtiğimiz filmi izlemek istiyoruz, seçtiğimiz yazarı okumak istiyoruz, seçtiğimiz kıyafetleri giymek istiyoruz, seçtiğimiz yemekleri yemek istiyoruz. Ve bu seçimlerin sonuçlarına da sorumluluk dahilinde iyi ya da kötü katlanıyoruz. Genel anlamda da seçimler insanların karakterlerini yansıtıyor. Bir bakıma kendine uygun bir sınır ve şekil bulma gibi. Filmi de bu seçimler oluşturuyor aslında.

Seçimlerin bireyselliği, seçebilme yetisi. Bunlar hayatlarımıza uzak kelimelermiş gibi duruyor fakat ‘Hayatımdaki kaç şeye, toplum filtresinden bakmadan’ karar verebilmişimdir ki? Bağırsak bakterileri gibi bir gerçek varken bunu düşünmek karar verdiğini ya da seçim yapabildiğini düşünmek biraz alaycı geliyor bana.

İnsan kaderine ve bu kader üzerindeki diğer insanların manipülasyonu, üstü kapalı ama gel de gör dercesine serpiştirilmiş. Filmde bu detayları besleyen sesler var. Dikkat çekici düzeyde hatta, kapıların gıcırtısı, hakemin sesinin parazitliği, ayak sesleri, sandalye keskinliği, nefesler. Film noir kavramını açıklamak için kullanılabilir seviyede.

Son olarak da, filmde Sebastian ile ilgili kullanılan ayna yansımaları. Sebastian’ı onun gözünden, adım adım , tüm gerçekliğiyle görmek, sinema açısından tatmin edici bir durumdu.

Bu filmi izlediğim ilk üç günü, filmle ilgili kafamı kurcalayarak geçirdim. Keyifliydi. Umarım, diğer izleyenlerde de aynı etkiyi yakalamıştır ya da yakalar.

 

F.

 

Dipnot: Amerikan versiyonu çekmiş olması açıkçası benim hoşuma gitmedi. Ne gerek vardı taraftarıyım, çünkü konu satılabilir olarak değerlendirilmesi gereken bir konu değil bana kalırsa. Bu durum biraz kirletti yönetmeni benim nazarımda.



mm

"Nobody exists on purpose, nobody belongs anywhere, everybody's going to die, come watch TV."


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir